11.Sınıf Dil ve Anlatım Dersi Gezi Yazısı Türü ve Özellikleri Konusu

Eskiden gezi yazılarına seyahatname, seyahat yazıları denirdi. Gezip gören insana da seyyah denirdi. Bugün gezen gören kimseye gezgin, onların gezip gördükleri yerleri anlattıkları yazılara da gezi yazıları denmektedir.
                         Gezi yazılarında verilen bilgiler doğru  ve gerçek olmalıdır. Bu bakımdan gezi yazıları tarih, coğrafya,  edebiyat, toplum bilimi vb. bakımından yararlı kaynaklardır.
            En eski ve uzun bir geçmişi olan yazı  türünün önemli ve tanınmış iki ismi Venedikli Gezgin Marco Polo ile Arap  gezgin İbni Batuta’ dır.
            Bizim edebiyatımızda ilk gezi kitabı ünlü  denizcilerimizden Seydi Ali Reis’ in Miratül-Memalik (Ülkelerin Aynası)  adlı eseridir.
            Edebiyatımızın gezi türünde en önemli eseri ünlü gezginimiz Evliyâ Çelebi ‘nin Seyahatnâme  ( Tarih-i seyyah) adını taşıyan on ciltlik eseridir. Bu eser dünyada,  bu türde yazılmış bütün eserlerle boy ölçüşebilecek mükemmelliğe  sahiptir.
            Gezi yazılarının yazılışlarına göre  çeşitleri bu türün mektup, anı ve röportajla benzerliklerini de ortaya  koyar. Gezi yazıları ister mektup, ister anı şeklinde yazılsın isterse  gezilen yerlerdeki insanlarla röportaj yapılsın mutlaka, bütün gezi  yazılarında edebi bir özellik, ilginç bir yaklaşım, farklı bir gözlem  gücü bulunmalıdır. Gezi yazılarında her zaman, her yerlerde görülen  şeylerden değil de farklı, özgün şeylerden bahsetmeli,  karşılaştırmalardan faydalanmalı, örnekler vermelidir.
            Gezi yazıları belli bir plan dâhilinde  yazılır. Genellikle yazıya gezinin başlandığı günden başlanır ve dönüş  gününe kadarki zamanı içine alan olaylar anlatılır. Ancak tersi bir  sıralama yapmakta mümkündür veya gezide görülen en önemli özellikler  belirlenip önemsizden önemliye doğru bir sıralamaya gidilir.
           Gezi yazısında görülenler genellikle birinci kişinin  ağzından yani gezenin ağzından anlatılır. Gezi yazılarının dili sade ve  yalın olmalıdır.
            Ayrıca bakınız->   Türk Edebiyatında    Gezi Yazarları ve Eserleri
            “Gezi Yazısı” Türünün Özellikleri
(Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
            Bir yazarın yurt içinde ve yurt dışında  gezip gördüğü yerlerin ilgi çekici özelliklerini anlattığı yazı türüdür.  Gezi yazıları gezip görmenin, iyi bir gözlemin ürünüdürler. Gezi  yazılarının tarihi çok eskidir. İnsanlar hep uzak ülkeleri, uzak  ülkelerin doğasını, insanlarını, bu insanların yaşayış biçimlerini ve  yarattıkları kültür eserlerini merak etmişlerdir. Bir nedenle başka  ülkelere giden kişilerle karşılaştığımızda, onları soru yağmuruna  tutmamız bundandır. Günümüzde televizyon görüntüleri dünyanın birçok  kültürünü yanıbaşımıza getirdiği halde, hâlâ gezi anılarını dinlemenin  ya da okumanın tadı başkadır.
            Gezi yazılarının çok yönlü anlatım  olanakları vardır. Uzunluğu çoğu zaman kitap olacak kadardır. Gazetenin  iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlandığı da olur.  Okuyucunun sıkılmadan, merakla okuduğu bir yazı türüdür.
            Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık  tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği uyandırmak çok önemlidir.  Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin  ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür  birikimine sahip olmalıdır.
            Gezi yazısı ile röportaj arasındaki ayrılıklar nelerdir?
           Gezi yazılarıyla röportaj birbirine karıştırılmamalıdır.  Gezi yazısında ilgi çekici yerler anlatılır. Röportajda olduğu gibi,  sorunları deşmek, arkasındaki sorunları duyurmak, kamuoyu oluşturmak  amacı güdülmez. Gezi yazıları bir bakıma anıya ve günlüğe de benzer,  fakat onlardan ayrı bir yazı türüdür.
            Gezi yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?
             — Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân  uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında  görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.
            — Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden,  yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları  tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk  gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da  gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.
            — Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi  toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık  çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla  çelişmemelidir.
            — Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici  anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım  yollarından yararlanır. Ayrıca okuyucuya değişikliği gösterebilmek için  örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de  yararlanabilir.
           — Resim kullanılmalıdır.
            Eskiden gezi notlarının kaleme alındığı  eserlere “seyahatname” deniyordu. Modern zamanlarda ise Türkçe bir  sözcük olan “gezi” terimi tercih edildi.
            Gezi yazısı, bir kişinin ya da grubun  yurdun değişik bölgelerine ya da başka ülkelere değişik amaçlarla  yaptıkları gezilerde gözleyip izlediklerini, tespitlerini, ele  geçirdikleri bilgi ve bulguları, oralarla ilgili duygu ve düşüncelerini  anlattıkları yayınlara denir.
            Gezi yazarı gezip gördüğü yerlerin hem  kendisi hem de okuyucular için tarihî ve coğrafî açıdan ilgi çeken  yönlerini, özelliklerini, kültürel, jeolojik güzelliklerini, halkının  gelenek, görenek, töre ve âdetlerini akıcı, ilgi çekici ve etkili bir  üslûpla kaleme döker.
            Gezi yazıları genellikle mensur ise de  manzum olanlar da vardır. Gezi yazarları, gözlem ve izlenimlerini daha  çok tasvîrî bir üslûpla kaleme alırlar. Bazı yazarlar, olay ve olguları  olduğu gibi aktarırken, bazıları günlük, mektup , röportaj gibi türlere  ait tekniklerle yazma yöntemini tercih ederler.
            Dünya edebiyatının en önemli seyahatnameleri arasında 13. yüzyılda yayımlanmış Marko Polo‘nun Uzak Doğu izlenimlerini içeren Seyahatnamesi ve 14. yüzyılda yaşamış Arap gezgin İbni Batuta‘nın İslâm dünyası gezilerini konu edinen Seyahatnamesi yer alır.
            Türk edebiyatının ilk seyahatname eserleri arasında Farsça yazılan Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ın Acâibü’l Letâif adlı eseriyle Ali Ekber Hatâî’nin 1515’te yazdığı Hıtâînâme adlı eseri sayılabilir.
                          Seydî Ali Reis (ö.1562) Mir’atü’l Memâlik  (1557) adlı seyahatnamesinde Belücistan, Hindistan, Afganistan, Buhara,  Maveraünnehir’le ilgili gözlemlerini ve yaşadığı olayları anlatmıştır.  III. Sultan Murat (15751575) döneminde Tokatlı İbrahim oğlu Ahmet,  Acâibnamei Hindistan adlı eserinde Kabil, Hindistan, Basra, Yemen, Hicaz  izlenimlerini aktarır.
            Trabzonlu Mehmet Aşık’ın (1555?) Menâzıru’l Avâlim adındaki eseri de gezi edebiyatının önemli eserlerindendir.
                          Türk edebiyatının en önemli  seyahatname eserlerinden biri Evliya Çelebi’nin 10 ciltlik  seyahatnamesidir. Evliya Çelebi , 40 yıllık gezilerinden elde ettiği  coğrafî, etnografik, tarihî, kültürel pek çok bilgiyi akıcı ve  mübalâğalı bir üslûpla kaleme almıştır.
            Türk edebiyatında “seyahatname” adıyla  birçok eser yazıldığı gibi, adı “seyahatname” olmadığı hâlde bu türe  özgü özellikler gösteren başka eserler de vardır. Pirî Reis’in Bahriye  adlı eseri buna bir örnektir.
                          İlk seyahatnameler,  genellikle başka ülkelerde elçi olarak gönderilen devlet memurlarının  gittikleri ülkenin yaşama biçimi, kültürel özellikleri, sosyal  ilişkileri, giyim kuşamları, sokakları, şehircilikleri, bürokrasileri ve  başka özellikleri hakkında Türk okuyucusu için aktardıkları ilgi çekici  bilgilerden oluşmaktadır.
            Kimi yazarlar, gittikleri ülkelerden gönderdikleri mektuplarda bulundukları ülke ile ilgili bazı bilgiler de vermişlerdir.
                          Sultanların sefer sırasında  konaklar arası mesafeleri gösteren menâzil kitapları, her gün yapılan  işleri anlatan rûznâmeler de gezi türüne ilişkin bilgiler  içermektedirler. Haydar Çelebi Rûznâmesi buna örnek olarak  gösterilebilir.
                          Keçecizade İzzet Molla   sürgüne gönderildiği Keşan ve İstanbul’a dönüş izlenimlerini MihnetKeşan   adlı eserinde anlatır.
                          Ömer Lütfi, Ümit Burnu  Seyahatnamesi’nde dört yıl din bilgisi hocası olarak kaldığı Ümit Burnu  ve havalisini değişik yönleriyle tanıtır.
                          Türk edebiyatında modern  zamanlarda da yurt içine, İslâm dünyasına, Batıya ve başka ülkelere  yapılmış pek çok gezinin notları yayımlanmıştır.
            Gezi Türünün Gelişimi
            Gezi türünün uzun bir geçmişi vardır. Bu  günkü tanımına ve niteliğine tam uymasa da çok eski çağlarda gezi  türünden sayılabilecek örneklerin bulunduğu bilinmektedir. Eski  Yunanistan’dan başlayarak günümüze kadar çeşitli ülkelerden birçok  gezgin, elçi, şair ve yazar gezip gördükleri yerleri anlatan eserler  meydana getirmişlerdir.
            Başka ülkelere yapılan yolculuklarla  ilgili ilk gezi yazılarına örnek olmak üzere M.S. 448’de Hun hükümdarı  Atilla’ya gönderilen elçilik heyetinde görevli tarihçi Priskosun eseri  ile M.S. 568 de Kilikyalı Zemarkhos’un Göktürkler ülkesinde Bizans  İmparatorluğu elçisi iken tuttuğu notları gösterebiliriz.
            İranlı şair ve din adamı Nasır Hüsrev ‘in  hac maksadıyla yaptığı Mekke gezisini ve bu arada Mısır ve Anadolu’nun  doğusunda gördüklerini anlatan ‘sefername’ adlı eserini de ilk gezi  kitapları arasında sayabiliriz.
            Gezi türünün ilk önemli eselerini  verenlerin başında şüphesiz Venedikli ünlü gezgin Marco Polo ile yine  ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta’yı anmamız gerekir.
            Marco Polo, Yakın Doğu ve Orta Asya  ülkelerini kapsayan uzun bir yolculuğa çıkmış ve bu yolculuğunda gezip  gördüğü yerleri anlatan bir eser yazmıştır. Birçok dile çevrilen bu eser  gezi edebiyatının ilk klasik örneklerinden biri sayılır. Arap gezgini  İbn Batuta da Anadolu, Harezm, Maveraünnehir ve Horasan’ı dolaşarak  oralarda yaşayan Türklerin teknik ve toplumsal özelliklerini anlatan bir  kitap yazmıştır.
            Önceleri daha çok tarihçilerin ilgi  gösterdikleri bu eserler, sonradan edebiyatçıların da dikkatini  çekmiştir. Ele alınan konular, kullanılan dil, yazarların gözlem ve  anlatım özellikleri bakımından gezi yazı ve kitapları artık edebiyatın  bir kolu, bir başka deyişle bir yazı türü özelliği kazanmıştır.
            Gezi Yazılarının Çeşitleri
            Gezi yazılarını, yolculuk yapılan yer bakımından ikiye ayırmak mümkündür: yurtiçi gezi yazıları ve yurt dışı gezi yazıları’
            Yurtiçi gezi yazıları, bir yazarın  herhangi bir amaçla kendi ülkesinde yaptığı bir yolculuk sırasında gezip  gördüğü yerleri ve edindiği izlenimleri anlattığı yazılardır. Bu tür  gezi yazılarına, Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notlarını  gösterebiliriz.
            Yurtdışı gezi yazıları ise bir yazarın  kendi ülkesi dışında yaptığı gezi ve incelemelerinin bir ürünüdür. Bu  tür gezi yazısına da Falih Rıfkı Atay’ın Deniz Aşırı adlı eseri örnek  olarak gösterebiliriz.
            Gezi yazılarını, gezi türünde eser veren  kimselerin durumları bakımından da ikiye ayırabiliriz: uğraşları  yazarlık olan kimselerin kalemlerinden çıkan gezi yazıları, uğraşları  yazarlık olmayan kimselerin ortaya koyduğu gezi yazıları.
            Yazarlığı bir meslek olarak benimsemiş  kimselerin eserlerinde gezilen görülen yerler, değinilen konular,  insanlarla ilgili gözlemler yazı sanatının birçok özelliğini yansıtan  renkli bir dille anlatılır.
            İkinci kategoriye giren yazılar,  genellikle yazarlıkla ilgili olmayan, fakat yurt içinde veya dışında  bazı yerleri görmek üzere geziye çıkanların veya geçici görevlerle  yabancı bir ülkede oturanların kaleme aldıkları yazılardır. Bu gibi  kimselerin eserlerinde anlatım kuru ve renksiz olabilir. Ancak bu tür  eserlerde bazen çok ilginç gözlemlere, sağlam bilgilere ve mantıklı  yorumlara rastlayabiliriz. Örneğin ünlü Türk denizcisi Piri Reis’in  Bahriye adlı kitabı bu bakımdan ilginçtir. Bu kitap Akdeniz’i çevreleyen  karalar, ormanlar, dağlar, kentler üzerinde verdiği bilgilerle hem bir  deniz atlası, hem de bir gezi kitabı niteliği taşır.
            Gezi yazılarını amaç ve yazılış  bakımından da üçe ayırmak mümkündür: günü gününe alınmış notlara dayalı  gezi yazıları, mektup biçiminde yazılan gezi yazıları ve bir ülkeyi daha  nesnel ve derinlemesine tanıtmayı amaçlayan gezi yazıları.
            Kimi yazarlar, gezip gördükleri yerleri  günü gününe veya aralıklı olarak tuttukları notlarla anlatırlar. Bu gibi  gezi yazıları çoğu kez anı türünün de özelliklerini taşır. Bu çeşit  gezi yazılarına Burhan Arpad’ın Gezi Günlüğü adlı eseri örnek olabilir.
            Kimi yazarlar da gezi izlenimlerini belli  aralıklarla arkadaşlarına yazdıkları mektuplarda anlatırlar. Bu gibi  gezi yazılarında mektup türünün hemen hemen her özelliğini görebiliriz.  Bu çeşit gezi yazılarına Celaleddin Ezine’nin Amerika Mektupları örnek  olarak gösterebiliriz.
            Üçüncü tür gezi yazıları, yazarın kişisel  gözlemleri yanında daha başka bilgi ve belgelere dayalı tasvir ve  yorumları içerir. Örneğin Falih Rıfkı Atay’ın gezi kitapları genellikle bu biçimde yazılmış eserlerdir.
            Türk Edebiyatında Gezi Yazıları
            Bugünkü bilgilerimize göre Türkçe yazılan ilk gezi kitabı, tanınmış denizcilerimizden Seydi Ali Reis‘in Miratül-Memalik  adlı eseridir. Eser Portekizlilere karşı savaşırken Hint denizinde  fırtınaya yakalanıp Gücerat’ta karaya çıkan Seydi Ali Reis’in Hindistan,  Afganistan, Buhara ve Maveraünnehir yoluyla Edirne’ye dönüşü sırasında  başından geçen serüvenleri kapsar.
            Ünlü bilginlerimizden Kâtip Çelebi’nin  Cihannüma adlı eseri de gezi yazılarında rastlanan birtakım özellikleri  içermektedir. Kâtip Çelebi, Osmanlı ülkesinin birçok yerini dolaşmış ve  eserinde gördüğü bu yerlerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiştir.
            Edebiyatımızda gezi türünde ilk büyük ve  önemli eserin yazarı Evliya Çelebi’dir. Tarih-i Seyyah adını taşıyan on  ciltlik eserinde Evliya Çelebi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde  ve dışında gezip gördüğü yerleri anlatır. Bu yerler arasında Bursa,  İzmir, Trabzon gibi şehirlerimiz yanında Avusturya, Hicaz, Mısır,  Habeşistan ve Dağıstan gibi yabancı ülkeler de bulunmaktadır. Evliya  Çelebi’nin gezi kitabından XVII. Yy. toplumumuzun zengin kültür  özelliklerini öğrenmek mümkündür. Anlatımdaki sadelik, içtenlik ve  söyleşi havası da eser için ayrı bir üstünlük sayılır.
            XVII. yy’da Hac yolculuklarını anlatan  bir takım gezi kitapları ile birlikte Avrupa ve Yakın Doğu ülkelerine  gönderilen elçilerimizi yazdıkları ‘sefaretname’leri de birer gezi eseri  sayabiliriz. Bu eserler arasında gezi türünün özelliklerini en belirgin  biçimde taşıyanı Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa  Sefaretnamesi’dir. Yazar bu eserinde Lale Devri’nde Fransa’da elçilik  yaparken gördüklerini tatlı bir dille anlatmıştır.
            Edebiyatımızda gezi türünden yazılara  ilginin arttığını daha çok XIX. yy’da görüyoruz. Bir takım  denizcilerimizin, ülke dışındaki Müslümanların eğitilmesi için  görevlendirilmiş din adamlarımızın ve gezginlerimizin görevle ve ya  kendi istekleri ile gezip gördükleri yerleri anlatan eserlerini burada  anmak gerekir. Bu eserlerde Orta Asya, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika  üzerinde ilginç gözlem ve izlenimlere dayalı bilgiler sergilenmiş  bulunmaktadır.
            Tanzimat’tan Sonraki Gelişmeler
            XIX. yy’nin sonlarında yayımlanan ve gerçek bir gezi yazısı niteliği taşıyan eser Ahmet Mithat Efendi’nin  Avrupa’da Bir Cevelan adlı kitabı olmuştur. Yazar bu eserinde  İstanbul’dan Stockholm’e kadar yaptığı tren yolculuğuna ve dönüşünde  uğradığı birçok Avrupa kentlerine ilişkin gözlem ve izlenimlerini  anlatır. Ali bey’in Seyahat Jurnali adlı kitabı da bu yüzyılın önemli  gezi eserleri arasında sayılır.
            1908’den sonra gezi türünden eserlerin  sayısında önemli bir gelişme görülmektedir. Bunda okur sayısının artışı  yanında yabancı gezi kitaplarının Türkçeye çevrilmesinin etkisi büyük  olmuştur. Bu dönemin tanınmış şair ve yazarlarından Cenap Şehabettin’in  Hicaz yolculuğunu anlatan Hac Yolunda Suriye ve Irak’tan söz eden  Afak-ı Irak ve bir Avrupa gezisinde gördüklerini yansıtan Avrupa  Mektupları adlı eserlerini Türkçe gezi türünün başarılı örnekleri  arasında gösterebiliriz.
            Cumhuriyet Döneminde ve Günümüzde Gezi Yazıları
            Cumhuriyet döneminde edebiyatımızda gezi  türünde nicelik ve nitelik yönünden büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu  dönemin tanınmış gezi yazarları arasında önce Falih Rıfkı Atay’ı anmamız  gerekir. Atay’ın Denizaşırı, Taymıs Kıyıları, Bizim Akdeniz, Tuna  Kıyıları, Hind, Yolcu Defteri, Gezerek Gördüklerim ele alınan konular  ile gerek gözlem gerekse anlatım ustalığı bakımından ilginç ve değerli  eserlerdir.
            Cumhuriyet döneminde gezi türünde eser  veren diğer yazarlar arasında İstanbul’dan Londra’ya Şileple Yolculuk ve  Akdenizde Bir Yaz Gezintisi adlı kitaplarıyla Saik Sabri Duran’ı,  Finlandiya adlı kitabıyla Şükufe Nihal’i, Bir Vagon Penceresinden ve Ankara-Bükreş adlı kitaplarıyla Sadri Ertem’i, Tuna’dan Batıya ve Anadolu Notları adlı iki ciltlik kitabıyla Reşat Nuri Güntekin’i,  Anadolu Manzaraları adlı kitabıyla Hikmet Birand’ı, Gezi Günlüğü ve  Avusturya Günlüğü adlı kitaplarıyla Burhan Arpad’ı sayabiliriz.
            Son yıllarda gezi edebiyatımız yeni  eserlerde daha da zenginleşmiştir. Yabancı ülkelerle kültürel  ilişkilerin artması ve bireysel gezi imkanlarının çoğalması sonucu  olarak bu türde eser yazanları sayısında da bir artış görülmektedir.
            Günümüz yazarları arasında gezi yazı ve  kitaparıyla ün yapmış olanlar arasında Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu  isimli eserleriyle Azra Erhat’ı, Düşsem Yollara Yollara adlı eseriyle  Haldun Taner’i, Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan,  Macaristan adlı eseriyle Melih Cevdet Anday’ı, Sam Amcanın Evinde ve Bir  Garip Ada adlı eserleriyle Badii Faik Akın’ı, Canım Anadolu adlı  eseriyle Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, Şu Bizim Rumeli adlı eseriyle Yılmaz  Çetiner’i ve Almanya Beyleri İle Portekiz’in Bahçeleri adlı eseriyle  Nevzat Üstün’ü sayabiliriz.
            Örnek Gezi Yazısı:
            Kırıkkale’ye Giderken
           Ankara kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel. Yarım dakika  karanlık. Ankara geride kaldı. Bu yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz’e  dek ulaşır.
                          İsmet Paşa yıllardır fikir  döktü, ray döşedi. şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür  savaşının zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini  sayıyorum. Tren yolunda. Gezici eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda.
            Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda  yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye de gerek yok gerçekten:               “Tren yolunda da laf mı a canım.” diyebilirsiniz.
            Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan’a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsınız hiç de böyle düşünmezsiniz.              Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız.
            Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi  kavaklar gibi birbirlerinin sırtından sırıtan uzun dallı ağaçlarından,  çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine  tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden  öküzlerden, özgür ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta  Anadolu’ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan trene rast gelinceye dek  bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz  edeyim, her halde canınız sıkılmaz. Yıl 1921, İnönü ile Sakarya  savaşının araları. Ankara’dan Kayseri’ye doğru bir akın var.             Kağnı, kağnı, kağnı Yollardan, dağlardan, taşlardan  gıcırtıdan geçilmiyor.
            Mumyalanmış bir eşeğe benzeyen cılız,  sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun hörgücünü kaldırmış,  bitkin develeri anımsatan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu  tutuyor.             Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen  hayvanın inadına benzer bir inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı.  Bakarsınız, tıpış t ıpış giderken birdenbire zınk yerinde sayar. Bir ses  duyulur:
            “Lokomotifin suyu tükendi. Allah’ını seven su getirsin!.”
             Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya  çıkar, su bulunmayan bir yerde ise herkes mataralarındaki,  testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife  boşaltırlar. Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş!.
             Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı:
             “Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim.”
             “Abdest tazeledim, yine geldim, yetiştim.”
             Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi:
           “Allah’ını seven vagonları ardından itsin!”
            Yüzlerce adam trenden iner, trenin  durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni yürütürlerdi.  Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim.               Bunları söylerken sadece bir anıyı anlatıyorum. Dün  süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp düşmana saldıran bir ulusun o günü  böyle geçerdi.
           Şimdi İsmet Paşa’nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale’ye yaklaşıyoruz.
            Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün  ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı f ışkırtıveriyor. Kırıkkale  işte böyle bozkırın ortasında baca, fabrika, asfalt, geometri, boyalı  ev, sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale  bana, kopmuş bir film parçasının sarı bakkal kâğıdına yapıştırılması  etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir fabrika yuvasıdır.  Sağı solu, önü arkası bozkırdır.
            İstasyon kalabalık. Siyahlar giyinmiş  öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler, bereli kadınlar,  irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar.
          [Sadri Etem (Ertem). “Kırıkkale’ye Gideren”,Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı, 1 Mart 1973.]

Yorum Bırak...