11.Sınıf Dil ve Anlatım Dersi Sohbet Türü ve Özellikleri Konusu

Söyleşi anlamındaki Arapça’dan dilimize geçmiş olan sohbet kelimesi, iki anlam içerir:
            1. Arkadaşlık, yârenlik;
            2. Konuşma, görüşme, birlikte oturup söyleşme.
            Makalelerin bir konuşma havası içinde daha senli benli olarak yazılan tarzına Söyleşi (Sohbet) denir. Gazete ve dergi  yazılarındandır. Bu tür yazılarda, samimiyet esastır. Yazar,  düşüncelerini muhakkak kabul ettirmek için okuyucularını zorlamaz. O,  daha çok kendi kişisel düşüncelerini ileri sürer. Söyleşilerde, küçük  fıkralar ve anılar da malzeme olarak kullanılır.
            Söyleşi türünün genel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
            * Kompozisyon türü olarak söyleşi; makale plânıyla, fakat bir karşılıklı konuşma havası içinde yazılan yazılardır.
            * Söyleşiler, genellikle günlük sanat olaylarını konu olarak ele alır.
            * Gazete ve dergi yazılarındandır.
            * Yazarın, okuyucu ile bir sohbet havası içinde senli benli konuştuğu yazı türüdür.
            * Yazar, düşüncelerinin doğruluğunda ısrar edici olmaz.
            * Söyleşide, daha çok yazarın kişisel düşünceleri ağırlık kazanır.
            * Söyleşilerin en önemli özelliği, yazarın samimi, içten bir ifade tarzını ortaya koymasıdır.
            * Ayrıca, bu tür yazılarda anılar, fıkralar ve çeşitli güncel olaylar verilerek yazarın duygu ve düşünceleri desteklenebilir.
            Makale İle Sohbetin  Farkları
                          1. Sohbet, makaleden üslûp  yönüyle ayrılır. Çoğunlukla,  günlük konuların işlendiği sohbet  yazılarında senli benli bir anlatım yolu  seçilir, hatıralardan, halk  fıkralarından, nüktelerden, özlü sözlerden  yararlanılır.
             2. Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok   genel ya da günlük sanat olaylarıdır; fakat konu, tez ve savunma amacı   güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası içinde, sıcak bir dille  yazılır.
            Sohbet Türünün Türk  Edebiyatı’ndaki Önemli Temsilcileri
                          Ahmet Rasim – Ramazan Sohbetleri,
             Suut Kemal Yetkin – Edebiyat Söyleşileri,
             Şevket Rado – Eşref Saati,
             Melih Cevdet Anday – Dilimiz Üzerine Söyleşiler,
             Nurullah Ataç – Karalama Defteri.
             Cenap Şahabettin, Refik Halit Karay, Hasan Ali Yücel, Attila  İlhan gibi yazarlarımız da bu türde eserler vermişlerdir.
arlarımız da bu türde eserler vermişlerdir.              Sohbet Örneği
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki  gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor kendini, kim olduğunu  söylüyor: İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim Yurdunda  yani Üniversitesinde  okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni, över gibi  gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya,  haklı olarak çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu Öz Türkçe yazılarımı  beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor, şöyle diyor:
                         “Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus’tan  aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm bilseniz! Yoksa sizi de  mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim Öz Türkçe sözler, nerde o  yazınızdaki edebiyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız tutsuz  Osmanlıca sözler. Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi  değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenmeyenler var diye mi yazmak  istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size: “Beğenmedim bu  sesinizi” dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse  desin el gün. Biz yolumuza bakalım.
            Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu  okurken tatlı bir duygu sardı içimi, “mektup” değil de “beti” dediğim  günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi  kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına  karşılık ne diyeyim de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm,  gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları daha da iyidir. Gene söyleyelim  ben.
            A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun  için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı bu. Gene durup durup o  yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız  bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru  oradadır; güzel oradadır, ancak ben yoruldum, dizlerim kesildi. Bir de o  işi başaramayacağımı anladım. Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni  tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan seslenmekle  yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem  sevineyim, yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni.
            Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu.  Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda gene o sevdiğim,  kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Biliyorum, yetmez  bu, en doğrusu gene eskisi gibi özTürkçe yazmaktır. Onu yakında, bir  dergide gene deneyeceğim.
            Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim  yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına çok sevindim. Gençler  unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça, Farsça  tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme  gibi yüreğimi aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
            İtalyan yazarı Luigi Pirandello’nun bir  iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz mu? Bay Feridun Timur  onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı da  bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti,  diyebilirim ki o yazarın oyunlarından daha çok beğendim hikayelerini.  Oyunlarında yüksekten atmayı andırır bir hal vardır. Hikâyeleri öyle  değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor.  Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini  düşündürmek ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler  üzerinde düşündürmek ister. Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri  ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı, okuyana daha yakın.  Herhalde bana öyle geldi.
            Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş  dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş, her yerde  değilse bile çok yerde: “Bizim dilimizde nasıl söylemeli?” diye  düşünmüş. Örneğin bir yerde: “Don Lollo hiddetten küplere biniyordu.”  diyor. “Küplere binmek” deyimi sanmam ki İtalyancada olsun. Daha böyle  çok buluşlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde.
            Ama belli ki daha genç bir yazar, o  cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor. İşte bir örnek:  “Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat  nihayet kabul etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat  torbası s ırtında olduğu halde, Zi Dima Locası Primosole’ye geldi.  Nihayet kabul etti.” den önce bir “fakat” koymanın ne yeri var? Hele:  “avandanlığı s ırtında” demek dururken “âlet ve edevat torbası s ırtında  olduğu halde” demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor?  Daha böyle kusurlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde, “haykırmak”  sözünü çok kullanıyor, hem de “bağırmak” yerine kullanıyor. Gene o  hikâyenin bir yerinde: “Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mu  tutacaktı?” diyor. Burada “mevkuf” sözü hiç yakışıyor mu? “kendisi  küpten olmasın diye ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti” diyemez miydi?
            Bir de şunu söyleyelim. “Ciddi Bir Şey  Değil” adlı hikâyede şöyle bir cümle var: “Her defasında bir daha aynı  hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman ediyor,  yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu.”  Bay Feridun Timur böyle konuşmaz elbette “düşmeyeceğine yemin etti  .”der. Düşmeyeceğine dair yemin etti.” demez. Belki İtalyanlar öyle der,  biz demeyiz. “Kahraman deva” da ne oluyor? belli, Fransızların “remède  hèroique” dedikleri, İtalyancada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle denmez,  başka bir şey arasın.
            Luigi Pirandello’dan “Seçme Hikâyeler” de  böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı tatlı okunuyor,  Bay Feridun Timur’u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimlerimizden  sayabiliriz. Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci  cilttekinden çok daha iyi. Demek ki Bay Feridun Timur’un çevirileri  günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre kendisinin bir  genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz  olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin  başındaki Donna Mimma’dan başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır  içinizde.
                                                              Nurullah Ataç

Yorum Bırak...