Destan Dönemi Edebi Eserleri Hakkında Bilgi

Sözlü Edebiyat:Sözlü Edebiyat, Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.İslamiyet öncesi Türkedebiyatı, M.Ö. 4000′li 3000′li yıllardan başlayarak Türklerin İslamiyeti kabul ettiği XI. yüzyıl ortalarına kadar sürer. Bu uzun dönemin KökTürkler’e ait yazılı anıtların ortaya konduğu M.S. VI. yüzyıla kadar olan bölümü sözlü edebiyat dönemi olarak adlandırılır.Bilindiği gibi söz yazıdan öncedir. Böyle olunca da yazılı edebiyat ürünlerinden önce, sözlü edebiyat ürünlerinin oluştuğu ortadadır. Bütün ulusların edebiyatında olduğu gibi Türklerin edebiyatında da sözlü edebiyatın doğuşu dinsel temellere dayanır. Sözlü edebiyat  ürünleri, daha yazının bulunmadığı dönemlerde, dinsel törenlerde  üretilmeye başlanmış, kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılmıştır.Edebiyat türleri içinde ilk doğan tür olan şiir, sözlü edebiyatın anlatımında önemli bir rol oynar. İslamiyet öncesi Türkedebiyatında da şiirin önemli bir yeri vardır.

Sözlü Dönemin Özellikleri:

  1. Kopuz” adı verilen sazla dile getirilmiştir.
    2. Ölçü olarak ulusal ölçümüz olan “heceölçü” kullanılmıştır.
    3. Nazım birimi “dörtlük“tür.
    4. Dönemine göre arı bir dili vardır.
    5. Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.
    6. Daha çok doğa,aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
    7. Bu döneme yönelik elimizdeki en eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.

Sözlü Edebiyatın Ürünleri:

Koşuk; islamiyet öncesi Türkler‘in söyledikleri şiirlerdir. Genellikle kendi başına bütünlüğü olan dörtlüklerden oluşan koşuklar, manilere ve koşmalara kaynak olmuştur.Türkler islamiyet öncesi belli dönemlerde, “sığır töreni” adı verilen av törenlerinde, “Toy  / Şölen” adı verilen kurban törenlerinde ziyafetler ve kazanılan  savaşlar sonunda, tüm boyların erkekleri biraraya gelerek eğlenirdi. Bu  eğlencelerde söylenen çoklukla aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen  ve “kopuz”  adı verilen sazla birlikte söylenen şiirlere “koşuk” adı verilir.Ayrıca  halk edebiyatında en çok kullanılan ve en çok sevilen nazım biçimidir.

Sagu: ölen bir kişinin ardından yazılan bir tür ağıt şiiri. Genelde ölen kişinin erdemlerini ve yiğitliklerini konu alır. 7’li hece ölçüsü  ile yazılır. Edebi sanatlara yer verilir. Dörtlüklerle yazılır. Ölen  kişinin kahramanlıklarını, başarılarını, erdemlerini ; kalanların  acısını ve duyulan üzüntüyü dile getirir. sagu nazım şekliyle söylenir.  Bu şiirlere İslâmiyet sonrası halk edebiyatında ağıt, Divan edebiyatındamersiye denir.Yuğ denilen ölüm törenlerinde söylenir.Divânu Lugatit-it Türk’teki Alp Er Tunga (Saka Türklerinin yazdığı) sagusu bu türün önemli bir örneğidir.

Sav:atasözü niteliğinde, az sözle çok şey anlatan, anlam yoğunluğu bulunan, özlü sözlerdir. Divân-ı Lügati’t-Türk’te pek çok sav vardır. Bugünkü atasözlerinin karşılıklarıdır.

  • Örnek: Tag tagga kavuşmaz, kişi kişige kavuşur. (Dağ dağa kavuşmaz,insan insana kavuşur.)

Sözlü dönem destanlarının özellikleri:

  1. Toplumun ortak görüşleri yansıtılmıştır.
  2. Olağanüstü özellikler bulunmaktadır.
  3. Önemli kişiler han, kral gibi seçkin kişilerden veya toplumun kabullendiği bir kahramandan ibarettir.
  4. Söyleyiş milli dil tarzındadır.
  5. Oldukça uzun yazılardır.
  6. Milli nazım ölçüsü kullanılmıştır.
  7. Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde gruplandırma yapmak mümkündür.

Türk Destanlar :

Saka Devri Destanları

  1. ALP ER TUNGA DESTANI:

Sakalar dönemine  âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er  Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka  hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya””daki bütün Türk boylarını  birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak  Anadolu Suriye ve Mısır””ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp  Er Tunga””nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği  iranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev ””in davetinde hile ile  öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu  mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem iranlılar arasında  yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot””ta  Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır.  Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan  “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan  “Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga””nın kanlı resmi  bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud””a ve  ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip””e göre “Alp Er Tunga” iran  destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır.  Divan ü Lûgat-it Türk””de Turan hükümdarlığının merkezi olarak  “Kaşgar” şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı  devleti hükümdarları da kendilerinin “Efrasyap” sülalesinden  geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi  Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan  olduğunu yazmaktadır. Şecere-i Terakime””ye göre Selçuklu Sultanları  kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist  Cumhuriyetler Birliğıinin dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı  bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında  kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu  düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün  hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak  doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de  M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan  olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle “Tunga Alp” le  ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında  yaşayan Türkler arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları  Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini  göstermektedir.Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir  kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı  ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:  Alp Er Tunga Öldü mü Dünya sahipsiz kaldı mı Korkak öcünü aldı mı şimdi  yürek yırtılır Felek yarar gözetti Gizli tuzak uzattı Beğlerbeyini kaptı  Kaçsa nasıl kurtulur Erler kurt gibi uludular Hıçkırıp yaka yırttılar  Acı seslerle bağırdılar Ağlamaktan gözleri kapandı Beğler atlarını  yordular Kaygı onları durdurdu Benizleri yüzleri sarardı Safran sürülmüş  gibi oldular Kutadgu Bilig””de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi  verilmektedir: ” Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında  en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali  açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip  idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten âlemde ferasetli  insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu  Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak  ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır.  iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı.”  Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran  destanı şehname””de tesbit edilmiştir. şehname””nin başlıca  konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük  Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdü

2.Şu Destanı :

Şu Destanı,  Türkler’in en eski destanlarından biridir. Destanın kahramanı olan Şu,  bilginlerin tahminlerine göre MÖ dördüncü yüzyılda yaşamış bir Türk  kaganıdır. Şu Destanı’nın konusu, Makedonyalı İskender’in Asya içlerine  doğru ilerlerken Türkler’le yaptığı savaşlardır (?). Ama, türkolog Zeki  Velidi Togan’a göre, destanda adı geçen İskender’in Makedonya’lı  İskender ile bir ilgisi yoktur ve Şu Destanı’nın konusu Makedonyalı  İskender’in istilası değil daha önceki yüzyıllarda oluşmuş bir Aryani  istilasıdır.

Destanda Türk  boylarının oluşumu ve Türkler’in kent yaşamına geçmeğe başlamaları da  anlatılmaktadır. Ayrıca, ulusunu bir istiladan korumak için çaba  gösteren bir kaganın kaygılarının ince bir biçimde işlenmesi, destana  ayrı bir özellik katmaktadır.. Şu Destanı, kendisinden sonra oluşacak  Türk destanlarının ana çizgilerini ve süslemelerini belirlemiştir.

Şu Destanı, kimi  bilginlere göre Saka Türkleri’nin destanıdır. Şu destanında müzik ve  ezgi önemli bir rol oynar; ama bu müzik insan sesine değil, sazların  sesine dayanır. Destanın kahramanı genç kagan Şu, Türk destanlarının  yerinde durmayan hareketli ve atak yiğitlerinden daha değişik bir  yapıdadır. Kagan Şu, beden ve ruh yapısı ile daha çok, Osmanlı hakanı 3.  Selim’i andırır. Şu Kagan, 3. Selim gibi içli, sanatçı, düşünceli ve  mantıklı bir kimsedir. Sarayının kapısında günde 365 nöbet çalınır.

Hun Devri Destanları

1.Oguz Kagan Destanı:

Hun – Oğuz Destanı :
Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış  olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk  destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze  ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır.  XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve  islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği  kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in  Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî  varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan Destanının üçüncü  varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler  arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak  yazılmıştır.
Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök ,  ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel  bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve  çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları  öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü  gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı.  Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük  ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at  sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı. Günlerden bir  gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve  kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile  ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış  olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile  ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da  aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi  ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü.  Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku  ile öldürdü ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya  yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan  daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir  ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da  gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu kızı sevdi ve bu  kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu.  Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava  çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda  gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız  oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz  derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden  sonra Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz  isimlerini koydular.
Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra  yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve  içtiler.Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldumAlalım yay ile kalkanNişan olsun bize  buyanBozkurt olsun bize uranAv yerinde yürüsün kulanDana deniz, daha  mürenGüneş bayrak gök kurıkanOğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört  bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve  yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim.  Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost  edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla  savaşır ve yok ettiririm”. Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun  Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve  ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri  ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı  dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan  gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru  yürüdü.Kırk gün sonra Buz Dağ’ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve  sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık  girdi.O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ”  Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde  yürüyeceğim.”dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla  birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil  Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu  ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı  kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı.Oğuz Kağan ve askerleri  Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz  Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan  sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği  için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi. Gök tüylü gök yeleli kurdu  izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca  atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman  beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak  geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce  çok sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin  adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök  tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde  Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş  oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz  Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla  Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı  ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet  ve atla evine döndü. Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge  veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay  gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye  doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları  arasında paylaştırdı.

Gökturk Destanları

1.Bozkurt Destanı:

Bozkurt Destanı, bilinen en önemli  iki Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon Destanı’dır; ayrıca  Ergenekon Destanı’nın, Bozkurt Destanı’nın devamı olması güçlü bir  olasılıktır). Bu destan bir bakıma Türkler’in soy kütüğü ve var olma  öyküsüdür. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var oluş biçiminde dirilişi de  diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kagan’ın Orkun Anıtları’ndaki  ünlü vasiyetinin ilk sözleri olan “Ben, Tanrı’nın yarattığı Türk Bilge Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum.”  tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve ırkın nasıl yüceltilmek  istenildiğini de anlatmaktadır. Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır.  Bozkurt Destanı’nın iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant  arasındaki fark azdır ve Çinliler’ce yazıya geçirilirken ad ve  sözcüklerin Çince’ye uydurulma gayreti yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi  araştırmacılar, Türkler’le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak  bu varyant sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt  efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu destan, Hunlar çağındaki Usun  Türkleri’nin bir efsanesidir. Bu efsane, Hunlar ve Kurt adlı bölümde  anlatılmıştır. Bozkurt Destanı, Çin’de hüküm sürmüş Chou hanedanının  resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine Çin hanedanlarından olan Sui  sülalesinin resmi tarihinde kayıtlıdır.

Bozkurt’tan  türeyiş efsaneleri, Türk mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür.  Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca yok edilir,  geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk özelliğini taşıyan birçok  efsanede bu motifi bulmak mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt  Destanı’na göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında  oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir. Batı  Denizi’nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir göl olması da  muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek çocuğun kolları ile  bacaklarının kesilerek bir bataklığa atılması da, Türk mitolojisinde  önemli bir yer tutar. Bu tür bataklık motifleri, Hun ve Macar  efsanelerinde de vardır.

2.Ergenekon Destanı :

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk  kolu yetmeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı  kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türklerin  üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir  araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince  vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: ”Türkler’e hile yapmazsak halimiz yaman olur!”

Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, “Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar” deyip  artlarına düştüler. Düşman, Türkler’i görünce birden döndü. Vuruşma  başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler’i öldüre öldüre çadırlarına  geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl  çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri  tutsak ettiler.

O çağda Türklerin başında İl Kağan vardı. İl Kağan’ın da birçok oğlu  vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan)  adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan’ın bir de Tokuz Oğuz (Dokuz  Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oğuz  tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına  atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen  develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: ”Dört  bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip  yurt tutalım, oturalım.” Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da  öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü;  ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler,  yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı’ya şükrettiler.  Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini  giydiler. Bu ülkeye ”Ergenekon” dediler.

Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oğuz’un birçok çocukları oldu.  Kayı’nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oğuz’un daha az oldu. Kayı’dan olma  çocuklara Kayat dediler. Tokuz’dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar  dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları  Ergenekon’da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört  yüz yıl geçti.

Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon’a  sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ”Atalarımızdan  işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtla varmış. Bizim  yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol  bulalım. Göçüp Ergenekon’dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost  olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla  düşman olalım.”

Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon’dan çıkmak için yol  aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ”Bu dağda bir demir  madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize  geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat  odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü  odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp,  yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı’nın  yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak  denli yol oldu.

Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen.  Bozkurt geldi, Türk’ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o  gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler,  Bozkurt’un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde  Ergenekon’dan çıktılar.

Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı  oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte  kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar,  çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı  kutlarlar.

Ergenekon’dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen  Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi;  Türklerin Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün  iller Türklerin buyruğu altına girene kadar. Bunu kimi iyi karşıladı,  Börteçine’yi kağan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı  çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti’ni dört  bir yana egemen kıldılar.

Uygur Devri Destanı

1.Türeyis Destanı:

Bir  Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürkler’ den devralan  Uygur Türkler’ i, Türeyiş Destanı ile soylarının vücut buluşunu  anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında hakim bir inanış  olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha  belirtmiş olmaktadırlar.

Uygur Türeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yakın  benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk  Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş  ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin  başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır.

Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına  benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur  Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının  etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya  daha tecrit edilip kavimleşmiş bir soyun küçük çapta bir yaradılış  destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı  olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabiî bir devamı intibaını  vermektedir.

Destan:

Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir  birinden güzeldi. Öyle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak  ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların İnsanlar için  yaratılmadığını söylüyorlardı.

Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını İnsanlardan uzak tutmanın  çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, İnsan ayağı az basan veya  İnsan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı.  Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı  tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla  tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı  tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının  kızlarıyla evlendi.

Bu evlenmeden birçok çocuklar doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur  denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine  bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar

2.Göç Destanı :

Bugün Orkun  ırmağının kıyısında bir kent kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki  çok eskiden bu kente Ordu-Balıg denildiği sanılmaktadır. Göç Destanı,  bu kentteki saray yıkıntısının önünde bulunan anıtlardan birinde  yazılıdır. Bu yazıtlar, Hüseyin Namık Orkun’a göre, Mogol hanı Ögedey  döneminde Çin’den getirilen uzmanlara okutturulup tercüme  ettirilmiştir.Göç Destanı’nın Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlara göre  iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Bu iki ayrı söyleyiş biçimi birbirine  ters düşer nitelikte değil birbirini bütünler niteliktedir. İran  kaynaklarındaki söyleyiş biçimi, tarihsel bilgilere daha yakındır.  Ayrıca İran söyleyişi, Uygurlar’ın maniheizm dinini benimseyişlerini  anlatan bir menkıbe niteliğindedir. İran söyleyişi Cüveynî’nin Tarih-i  Cihangüşa adlı eserinde yer almaktadır.Destanda adı geçen Bögü Kagan, MS  8. yüzyılda yaşamış bir Uygur kaganıdır. 763 yılında Bögü Kagan, Mani  (Maniheizm) dininin rahiplerini çağırıp onları dinlemiş ve bu dini Uygur  Devleti’nin resmi dini olarak kabul etmiştir. Aşağıdaki efsanenin  kahramanı olan Bögü Kagan, Mani dinini benimseyip yayan bu kagandır.  Bögü Kagan’ın Mani dinini kabul etmesi, Göç Destanı’nın İran  kaynaklarına göre olan varyantında anlatılmaktadır. Bu bağlamda  efsanenin gerek konu, gerekse dayandığı inançlar bakımından Mani dininin  ilkelerine dayanması gerekirdi. Ancak durum tam olarak böyle değildir.  Göç Destanı’nda Bozkır Kültürü ağır basmış ve efsanenin ana motifleri  Orta Asya ögeleri ile donanarak Eski Türk inançları Maniheizm ve Budizm  inançlarını adeta efsanenin dışına itmiştir.Türk destanlarının  kuruluşunu ve gelişmesini hazırlayan cihan devleti olma ülküsünün Göç  Destanı’nda kutsal bir inançla yaşatıldığı görülür. Oguz Kagan, Alp Er  Tonga (Afrasyab) ve Ergenekon destanlarında görülen bu ülkünün Göç  Destanı’na da işlenmesiyle, Türk destanlarının yapı bakımından belirgin  bir bütünlük kazandığı görülür. Türk destanlarının ayrı adlarla farklı  zamanlarda kurulmuş gibi görünmelerine karşın, destanların oluşumunda  aynı boyların etkili oluşu destanların aynı kaynakta birleştiklerini  kanıtlar.Çin ve İran kaynaklarınca bir çok kez sözü edilen Göç Destanı  ile ilgili en önemli kaynaklardan biri İranlı tarihçi Cüveynî tarafından  yazılmış olan “Tarih-i Cihangüşa” adlı yapıtdır. İkinci önemli kaynak  da son Uygur hanlarından Temür Buka (Demir Boğa) adına dikilmiş olan  mezar taşı yazıtıdır. Bu yazıtın metni sonradan özet olarak Çin  tarihlerine geçmiş ve kimi Avrupalı yazarlar da ikinci elden  kaynaklardan bu bilgileri özet olarak aktarmışlardır.

DESTAN TÜRLERİ

1.Dogal Destan:

Doğal Destan:  Çok eski dönemlerde ulus vicdanında derin izler bırakan bir tarih ya da  toplum olayının , yine o devirlerde ulusal bir ozan ya da çeşitli saz  ozanları tarafından söylenen biçimine doğal destan denir.

DOĞAL DESTANIN ÖZELLİKLERİ

Anonim bir özellik taşır.
Çoğu manzumdur; nazım ve nesir karışık olanına az rastlanır.
Nazım biçimi ve uyak , destanı yaratan halkın geleneğine bağlıdır.
Gerçek ve gerçekdışı olaylar iç içedir.
Destan kişileri beden ve karakter özellikleri bakımından hem olağan hem de olağanüstü özellikler taşır.
Destanlarda anlatılan olayların zamanı aşağı yukarı bellidir.
Destanlar çok uzun manzum öykülerdir.Kırgızlara ait Manas destanı 400 bin dizeden oluşur.
Destanlarda daha çok kahramanlık, yiğitlik, dostluk , aşk , ölüm , yurt sevgisi konuları işlenir.

DÜNYA EDEBİYATININ EN ÜNLÜ DOĞAL DESTANLARI:

  • İLYADA VE ODYSSEİA( Homeros) :Yunanlıların Toroia Savaşına gidiş dönüşlerini anlatır.( YUNAN DESTANI)
  • ŞEHNAME ( FİRDEVSİ )  İran – Turan mücadelelerini , İran’ın kahramanı Rüstem’in  yiğitliklerini , Büyük İskender’in İran’ı işgalini anlatır. ( İRAN  EDEBİYATI)
  • KALEVELA (LÖNROT) : Doğaya karşı savaşan Finlilerin erdemlerini , bilgeliklerini anlatır. ( FİN EDEBİYATI)
  • MAHABHARATA ( HİNT EDEBİYATI)
  • RAMAYANA ( HİNT EDEBİYATI )
    İGOR : 12.YY da Kıpçak Türkleriyle Rusların yaptıkları savaşı anlatır. ( RUS EDEBİYATI)
    OĞUZ KAĞAN : Hunların Orta Asya’ da Türk birliğini nasıl kurduğunu anlatır . ( TÜRK EDEBİYATI)

2.Yapma Destan:
Yeni ve yakın çağlarda , herhangi bir tarih olayının bir ozan tarafından  destan kurallarına uygun olarak yazılmış biçimine yapma destan denir.
Bunlar sanatsal amaçlı destanlardır.Bilinen bir sanatçının ortaya koyduğu destanlardır.

DÜNYACA ÜNLÜ YAPMA DESTANLAR

KAYBOLMUŞ CENNET: Ademle Havva’nın cennetten yeryüzüne inişleri anlatılmıştır.(J. MİLTON – İNGLZ EDEB.)
KURTARILMIŞ KUDÜS: I. Haçlı seferinde Kudüs’ün alınışı anlatılır. ( T.TASSO- İTALYAN EDEB.)

İLAHİ KOMEDYA : Öteki dünyaya Dante’nin yaptığı 7 günlük gezi anlatılır.( DANTE- İTALYA EDEB.)
Üç ŞEHİTLER DESTANI: Kurtuluş Savaşından bazı kesitler anlatılır .( F.H. DAĞLARCA- TÜRK EDEB.)

YAZILI EDEBİYAT:

Yazılı edebiyat,  Türkler arasında yazının kullanıldığı devirlerde başlayan bir  edebiyattır. Eldeki en eski ürünler 5. ve 6.yüzyıllarda yazıldığı tahmin  edilen Yenisey Kırgızlarına ait balbal adı verilen mezar taşlarıdır. Ancak bu yazıtlar, adlar ve birkaç sözcükten oluşan Türkçe sözlerden ibarettir. Bu yazıtlardaki alfabe daha sonraki dönemlerde kullanılan Göktürk alfabesine göre ilkel bir nitelik taşır.

Yazılı edebiyata ait en önemli örnekler 8.yüzyılda dikilen ve günümüze dek ulaşan Göktürk Kitabeleri‘dir. Bu yazıtlara bugün Moğolistan‘da bulunan Göktürk Kitabeleri,Orhun Irmağı‘nın eski yatağı üzerinde bulunduğu için Orhun Yazıtları (Anıtları/Kitabeleri) denmiştir. Göktürk Kitabeleri‘de Yenisey Yazıtları gibi dikili taşlar üzerine Göktürk alfabesiyle yazılmıştır.

Yazıtlarda  Doğu Göktürklerin tarihinden, komşularıyla olan ilişkilerinden  savaşlarından ve yönetiminden söz etmektedir. Canlı bir söylev dili ve  üslubu vardır. Bu yazıtlar,Türk dili tarihi açısından önemli belge niteliği taşır.

Yazılı Dönem Ürünleri

  • Orhun kitabeleri
  • Uygur Metinleri

Orhun kitabeleri:  Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden  kurmak için içte ve dışta savaşan Köktürklerin hikâyesi bu yazıtlarda  anlatılmaktadır. Bu abideler 38 harfli olan Köktürk alfabesiyle  yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları 3 tanedir.

1.Tonyukuk Yazıtı:Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savaşlar anlatılmaktadır.

2.Kül Tigin Yazıtı:Göktürk hakanı Bilge Kağan’ın kardeşi Kül Tiğin’in ölümü üzerine Bilge Kağan tarafından dikilmiştir.

3.Bilge Kağan Yazıtı:Göktürk  hakanı Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış bir abidedir. Son iki  yazar daha çok dönemin olaylarından, törelerden ve Bilge Kağan’ın  ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.

  • “Türk  adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk Edebiyatı’nın ilk yazılı  örnekleri olan Köktürk abidelerinde yazılar Prof. Thomsen ve Radloff  tarafından okunmuştur.

Uygur Dönemi Eserleri:Köktürk  devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma  eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan  metinlerdir. Bunlar turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya  çıkarılmıştır. Uygurların kâğıda kitap basma tekniğini bildikleri  anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikâyenin yanında *”kökünç” denilen bir ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli Uygur alfabesiyle yazmışlardır.

Arkadaslar Destan Dönemi Edebi Eserleri Hakkında Bilgiler Bunlardır Ben Sahsen Yapıp Hocaya TésLim Ettim . . .

Yorum Bırak...