Fizik – Evrim Konusu

ORGANİK EVRİMİN (EVOLUSYONUN) ANA İLKELERİ
Kara ve su ortamında, koşulları birbirinden farklı düşünülebilecek her yer, büyüklüğü, şekli, organizasyon derecesi, gelişmesi, davranışı, üremesi, besini, besin alma şekli, parazitleri, ayları, avcıları, vs. ‘si değişik birçok canlı tarafından işgal edilmiştir. Bu canlıların nasıl meydana geldiklerini, yaşadıkları ortama yapısal olarak nasıl uyum yapabildiklerini, aralarındaki benzerliklerin ve farkların derecesine göre akrabalıklarını, bununla ilişkin olarak, tür, cins, familya, takım, sınıf, şube gibi sistematik sıralanmanın nasıl yapılabileceğini açıklamak biyolojinin temel sorunların*dan biridir. Canlıların bugünkü ve geçmişteki yapılarını karşılaştırmalı olarak incele*yerek, onların fiziki, fizyolojik ve biyokimyasal benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymak suretiyle, belirli genelleştirmelere gidilmesi organik evrimin çalışma alanını oluşturur.
Organik evrimsel olayları, kalıtımın ana ilkeleri çerçevesinde ve zaman süreci (genellikle jeolojik zaman süreci) içerisinde incelemek zorunludur. Çünkü organik evrimdeki ana sorunlardan biri, bir canlı türünün yada grubunun, yeni koşullara zaman süreci içerisinde nasıl uyum yaptığının açıklanmasıdır. Yapısal benzerliklerin ve farkların değişimi ancak zaman süreci içerisinde incelenmekle değerlendirilebilir.
Organik evrim konusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplum*ların düşünce sistemlerinde büyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsel alan, ne yazık ki, belirli çevrelerde tehlikeli bir gelişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü evrim kav*ramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar; sonsuzluk ve değişmezlik evri*min ilkelerine aykırıdır. Dolayısıyla evrim kavramı, dogmatik düşünceye, yani her şeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır. Bu ise, belirli koşullara ve düşüncelere, olduğu gibi, yüzyıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanı sıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevrele*ri rahatsız etmektedir. Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır. Çünkü kendini zaman süreci içerisinde değiştiremeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır. Bu yasa tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir.
Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır.
1. Anorganik Evrim: Cansızların değişimini inceler; özellikle evrenin oluşumundan, canlıların temel maddelerini oluş*turan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar.
2. Organik Evrim: Canlıların değişimini inceler.
3. Sosyal Evrim: Toplumların değişimini inceler. Biyoloji bilimi, özellikle organik evrimi kapsar.
Organik Evrim bugün de devam etmektedir; hatta bugün tarihin birçok devrele*rindekinden daha hızlı olmaktadır. Son birkaç yüz bin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başla*mıştır. Fakat bu ayrılma ve türleşme o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karşılaştırmalarıyla mümkün olacaktır.
Biyolojik evrimin oluştuğuna ilişkin kanıtlayıcı tipik örnek, 15. yüzyılın başların*da Madeira yakınında, Porta Santo denen küçük bir adaya bırakılan tavşanlarda göz*lenmiştir. Tavşanlar, Avrupa’dan getirilmişti. Adada diğer bir tavşan türü ve getirilen tavşanların düşmanları olmadığı için getirilen tavşanlar anormal derecede çoğaldılar ve sonuçta, 400 yıl sonra, Avrupa’daki anaçlarından tamamen farklı yapılar kazandılar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupa’da kilerinin yarısı kadar oldu; renklenmeleri tama*men değişti ve daha gececi hayvanlar oldular. En önemlisi, atalarıyla bir araya geldik*lerinde, artık çiftleşip yeni bir döl meydana getiremiyorlardı. Yani yeni bir tür özelliği kazanmıştılar.
Canlılar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı, bilimsel olarak, ilk defa, CHARLES DARWiN’in gözlemleriyle gün ışığına geldiği ve açıklandığı için, evrim kavramı ile DARWİN’in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek D a r w i n i z m denir.
EVRİM KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCELERİN GELİŞİMİ
Canlıların birbirinden belirli derecelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında belirli derecelerde akrabalıklar olduğuna ilişkin gözlemler, düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Yavruların atalarından, kardeşlerin birbirinden belirli ölçülerde farklı olduğu çok eskiden gözlenmişti. Bitkilerin ve hayvanların benzerlik derecelerine göre, tür*den başlayarak belirli gruplar oluşturdukları saptanmıştı. Fakat kalıtım konusunda bilgiler yeterli olmadığı ve özellikle bir türün binlerce yıllık gelişimi düşünür bir birey tarafından izlenemediği için, çeşitlenme ve akrabalık bağları tam olarak açıklanama*mıştır. Bazı bireylerin yaşam savaşında üstün nitelikler taşıdığı, dolayısıyla ‘doğal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmişti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düşüncelerin tarihi, diğer bilim dallarına göre çok yenidir.
EVRİM KONUSUNDA İLK DÜŞÜNCELER
Dini Düşünceler: Düşünebilen insanın, doğadaki çeşitlenmeyi, canlılar arasın*daki benzerliklerin ve farklılıkların derecesini gözlediği an evrim konusunda ilk düşün*celer başlamış demektir.İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde, görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilme*miştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı Hz. (1703- 1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir.On yedinci yüzyıla kadar, piskopos USSHER’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türle*rin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kalıtıldığı fikri’ yani G e n e s i s geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. USSHER’e göre dünya MÖ. 4040 yılında, Ekim ayının 4’ünde sabah saat 9.00’da yaratılmıştı. Bu düşünce USSHER tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha önce yine Hıristiyan din adamları olan AUGUSTIN (M.S. 354 -430) ve AOUINAS (M.S. 1225 – 1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşılacağı gibi, Adem’in çamurdan yaratıldığı, Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden oluştuğu ileri sürülerek, yaratılışın ilk olarak inorganik kökenli olduğu ve daha sonra eşeylerin ortaya çıktığı savunulmuş olabilir.
Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından EM PEDOC*LES, MÖ. 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların meydana geldiğini savunmuştur. THALES (M.Ö. 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası oldu*ğunu ileri sürmüştür. ARI8İ0 (M.Ö. 384 – 322), bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişlik*lerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların meta biyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inan*mıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren LUCERİ*TIUS (MÖ. 99- 55)’u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz.
Yeni- ve Yakın çağdaki Düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgi*ler; en önemlisi evrim konusundaki düşünürlerin sayısı artmıştır. HOOK (1635 – 1703>, HAY (1627 – 1705), BUFFON (1707 – 1788> ve ERASMUS DARWIN (1731 – 1802> bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesans’tan önce de, bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlılarınkine benzer tarafları ve farkları saptanmıştır. Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabalıkları gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan LEONARDO DA VINCl, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazı*larının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa bilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür Bu şekilde farklı devirlerde farklı canlı*ların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, meydana gelen canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama K a t o s t r o f i z m Tufan Kuramı’ denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varsayılmıştır. CUVIER, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yayınlayarak, fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. On sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başlangıcında, 3 İngiliz jeoloğunun çalışmalarıyla katastrofizm kuramı yerine ‘ U n i f o r m i t a r i z m kuramı getirildi. HUTTON 1785’de geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonların (aşınmaların) belki de daha kuvvetli olarak meydana geldiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (tabaka katman) tayinlerinin yapılabileceğini buldu. JOHN PLAYFAİR’in ‘lllustrations of the Huttonian Theory of the Earth’ adlı yapıtıyla (1802), bu konu daha anlaşılır hale geldi. Üçüncü araştırıcı, CHARLES LYELL, yayınladığı P r i n c i p 1 e s o f G e o 1 o g y’ adlı yapıtında, birçok jeolojik soruna çözüm getirmesinin yanı sıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. LYELL’in fikirleri C. DARWİN’i büyük ölçüde etkilemiştir.
Jean Baptiste Lamarck’ın Düşünceleri
Organik evrim konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında yayınlanan ‘P h il o s o p h i e Z o o 1 o g i q u e’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu JEAN BAPTISTE LAMARCK’a (1744 – 1829) aittir. LAMARCK, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimle*rini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşul*larına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, kar*maşıklıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak sapta*nan bir varsayımı ileri sürdü. ‘Eğer bir organ fazla kullanıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır’, Bu varsayıma ‘L a m a r e k i z m’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döl*lere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafaların atası kısa boyunlu olmalarına karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kalmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Kör farelerin gözlerini, karınca ayısının dişle*rini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilde açıklamıştır. Tüm bu açıklamalar, kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle WEİSMANN tarafından somatoplazma ile germoplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıt*sal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece LAMARCK’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğ*duğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. BUFFON ve ERASMUS DARWİN de buna benzer fikirler ileriye sürmüşler; fakat inandırıcı olamamışlardır.
Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri
CHARLES DARWİN (1809 – 1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı. DARWİN, 1809 yılında İngiltere’de doğdu. Babası, onu, hekim olsun diye 16 yaşında Edinburg Üniversitesine gönderdi. DARWIN, ilk olarak başladığı hekimlik ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesine bağlı Christ Kolejinde teoloji <= dini bilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu Cambridge’de kınkanatlıları (Coleoptera) toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi JOHN HENSLOW’u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevre*sinde İngiliz deniz kuvvetleri için harita yapmaya görevlendirilen Beagle gemisinde, beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı.
LYELL’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, DARWİN de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeolojik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapı*yor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve keza jeolojik katmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Keza in*san da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamlara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km. kadar uzak olan Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirle*rinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin Geospizinae alt familyasından bir çeşit ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, iguana denen dev kertenkelele*rin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgelerine göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Bura*daki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki ve hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; fakat onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştırmalarına Pasifik Adaları’nda, Yeni Zelanda’da, Avustral*ya’da ve Güney Afrika Kıyıları’nda devam etti. Tüm bu araştırma süresi içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanıtları titizlikle topladı. 1836 yılında İngiltere’ye ulaştı. DARWİN, ileriye süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolayısıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle beraber, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itiba*ren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını bir araya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada, kendisi gibi, MALTHUS’un bilimsel serisini okuyarak ve keza sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da, dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hay*vanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özellikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan ALFRED RUSSELWALLAcE’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. WAL LAcE, DARWIN’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı ‘On the Tendency of Varie*ties to Depart Indefinitely from the Original Type’ Orijinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi’ idi. DARWİN’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, WALLAcE’ın çalışmasında yer almak*taydı. Durum, DARWİN için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte, basılmak üzere 1 Temmuz 1858’de Linnean Society’ye teslim etti. Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859’da ‘On the Origin of Species by Means of Natural Se/ection or the Preservations of Favoured Races in the Struggle for Life Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni’ kısaltılmış adıyla ‘Origin of Species Tür*lerin Kökeni’, yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde, organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırdı. Günkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. DARWİN uysal bir adam olduğun*dan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını Tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı gelmiyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattı*lar. Hatta eseriyle DARWIN’e çok büyük yardımlarda bulunan LYELL ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan FITZROY, bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada HUXLEY, çok etkin bir şekilde DARWİN’e destek oldu. DARWİN, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evri*miyle ilgili düşüncelerini ‘Descent of Man and Selection in Relation to Sex = İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim’ adlı eseriyle yayınladı. Bu eserde, insanın, daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddediliyor, diğer memeli*lerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve yine diğer canlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlı olduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeysel seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. DARWİN’in ‘İnsanın Oluşumu’ adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduy*sa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birikmesi, DARWİN’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır.
Darwin Wallace Tarafından Temeli Kurulan Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları
Bu kuram ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır.
1.Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerin*de çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve populasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur.
2.   Bir türe ait populasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı populasyonlarının hepsi varyasyon gösterir. DARWİN ve WALLACE, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir.
Varsayımlar:
1.   Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs. için, savaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir müca*dele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen populasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş populasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından orta*ya atılmıştır ‘Yaşamak İçin Savaş’
2.   İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşımayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeyenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği ‘Biyolojik Olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır’dır.
3.   Bir bölgedeki koşullar diğerlerinden farklı olduğundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farklı olur. Çevrede meydana gelecek yeni değişiklikler, tekrar yeni uyumların meydana gelmesini sağlar. Birçok döl boyunca meydana gele*cek bu tip uyumlar, daha doğrusu doğal seçilim, bir zaman sonra, atasından tama*men değişik yeni bireyler topluluğunun ortaya çıkmasını sağlar ‘Uyumsal Açılım’. Farklılaşmanın derecesi, eskiyle yeni populasyondaki bireyler bir araya getirildiğinde çiftleşemeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaş*mışsa, artık bu iki populasyon iki farklı tür olarak değerlendirilir. Bir ata populasyondaki bir kısım bireyler, taşıdıkları varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diğer bir kısmı da taşıdığı farklı varyasyonlar nedeniyle daha değişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açılım ortaya çıkar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasında, bulunduğu koşullarda, yararı ya da zararı olmayan diğer birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onları daha sonraki döl*lere aktarabilir (nötral mutasyonlara bkz!).
DARWİN’in kuramı o kadar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organla*rın ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı. Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilin*mektedir. Fakat bu küçük farkları meydana getiren genlerdeki herhangi bir değişik*lik, yaşam savaşında büyük değerler taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin mey*dana gelmesine neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği meydana getiren genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri meydana geti*ren genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gele*cek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir populasyon içerisin*de gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere, ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur.
Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar
Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın, yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da, eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştır ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünce ye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla beraber son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de dahil olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı, Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır.
Evrim Kuramı’na, DARWİN’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla populasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çiftleşmediği taktirde, bu varyas*yonun o populasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Populasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kay*bolmuş oldu. DARWİN, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak, hataya düşmüştü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybo*lacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin, sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir.
İkinci önemli karşı koyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçilimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların bir araya gelmesiyle mümkündü. Fakat canlıların oluşmasından bugüne kadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük deği*şikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır.
Üçüncü bir karşı koymaya yanıt vermek oldukça zordur. Karmaşık bir organ yarar sağlasa da, birden bire nasıl oluşabilir? Örneğin omurgalılarda, gözün birçok kısımdan meydana geldiği bilinmektedir. Yalnız başına bir kısmın, herhangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldiği zaman görme olayı sağlanabilir. 0 zaman değişik kısımların ya aynı zamanda, birden meydana geldiğini varsaymak gerekiyor — bu populasyon genetiği açısından olanaksızdır— ya da yavaş yavaş geliştiğini herhangi bir şekilde açıklamak gerekiyor. Bir parçanın gelişmesinden sonra diğerinin gelişebi*leceğini savunmak anlamsızdır; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kısım, iş- (evsiz olacağı için körelir ya da artık organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla beraber, bu tip organların da nokta mutasyonların birikmesiyle, ilkelden gelişmişe doğru evrimleştiğine ilişkin bazı kanıtlar vardır. Evrim Kuramı’nda dördüncü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin, balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla beraber , tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunamamış*tır. Bununla beraber, zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır.
ANORGANİK EVRİM
Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadığı evrenin nasıl oluştuğunu, onun sonsuzluğunu, içinde başka canlıların, belki de düşünebilir canlıların bulunabileceğini ya da sınırlı olduğunu, özellikle o sınırın ötesinde neler ola*bileceğini, dünyadakilerden başka canlı olmadığını, kapatılmış olduğu evrensel yal*nızlığı ve karantinayı düşününce irkilir. Bu duygu coşkularımızın kaynağı, inançları*mızın temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. İlk çağlardan beri evrenin yapısı üzerinde varsayımlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevre*lerce politik baskı aracı olarak kullanılmıştır. Yüzyılımızın oldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuştur, tüm gök cisimlerinin dünyanın etrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Buruno’ya kadar hemen tüm görüşlere evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk ve ortaçağın değişik birçok toplumunda, Tanrı kavramının gök cisimleri ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asur, Babil., Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur. Fakat yaratılışı Konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa, GİORDANO BRUNO, yıldızların da bizim güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanının din adamlarına ve filozof*larına karşı savundu. Çünkü BRUNO’ya göre, evren, Tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşünmek Tanrı Kavramına aykırı düşmekteydi. Düşüncelerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. IMMANUEL KANT, BRUNO’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileriye sürdü. Daha sonra OLBERS, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık ve renk gök cisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fizik yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığının karesiyle azalmaktaydı. Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yarıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolayısıyla dünyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzaklıklarının karesi oranında azalmasına karşın, bu kaynakların sayısı, uzaklığın küpü oranında çoğalmaktaydı (Şekil 9.2/al. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı, fazla olmalıydı. Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. OLBERS in bizzat kendisi, bu inanılmaz sınırlı evren tanımını ortadan kaldırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi EİNSTEİN, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahil inanılmaz geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. HUBBLE, 1926 yılında, çıplak gözle görünmeyen; fakat fotoğraf camında iz meydana getiren, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları, 1912 yılından beri bilinmekteydi. HUBBLE, 1929 yılında, bu nebulaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekteydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışının frekansında, kayna*ğın hızla uzaklaşmasından dolayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi. Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında anma görülecekti (Şekil 9.3). Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı. Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışık yılı uzakta ve 240.000 km/sn. hıza sahip) birkaç yıl içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren Quasare’Iara bırakıyorlardı. Kuazarların nasıl bir gök cismi olduğu tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin, kuazarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. HUBBLE’ın bu bulgularını duyan EİNSTEİN, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları, sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen hemen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıç noktası olmalıydı.
BİG-BANG KURAMI
PANSİAS ve WİLSON adında iki bilim adamı, 1965 yılında, Echos adlı yapay bir uydudan gelen sinyalleri daha iyi alabilecek anteni geliştirmeye uğraşırken evrenin ilk oluşumunda ortaya çıkan patlamanın yankılarını saptadılar. Öyle ki, geliştirdikleri anten ne tarafa çevrilirse çevrilsin, çevrildiği yönle kuvveti değişmeyen, 7.3 cm. boyunda radyo dalgalarını algılıyordu. Daha sonraki ayrıntılı çalışmalar bu dalgaların, yaklaşık 13 milyar yıl önce evrenin oluşumu sırasında meydana gelen patlamaların ortaya çıkardığı elektromanyetik dalgalar olduğunu ve evrenin her noktasını homojen olarak doldurduğunu gösterdi. Hatta yayın olmadığı zaman, televizyonda görülen kar yağması şeklindeki görüntülerin ve hışırtıların, bu patlamanın yankısı olduğu varsayılmaktadır. Büyük bir olasılıkla bundan yaklaşık 13 – 20 milyar yıl önce, evreni oluşturacak tüm maddeler, kozmik bir öz halinde, belki de çapı birkaç kilometreyi ya da en fazla bugünkü dünyanın büyüklüğünü geçmeyecek bir küre şeklinde bulunuyordu. Bu plazmada, bugün tanıdığımız ve tanımladığımız atom parçalarının ve alt parçalarının hiçbiri bulunmamaktaydı. Santimetre küpü, milyarlarca trilyonlarca ton gelen bu özün esas yapısı, bugün tanımlayamadığımız ve tüm atomlarda, atom altı parçacıklarda aynı olan bir plazmaydı. Sıcaklığı milyonlarca, milyarlarca, belki de bugün evrende olmayan bir santigrat derecesinde olan bu plazma, oluşabilecek hafif gazlardan dolayı ya da din kitaplarının birçoğunda değinilen Tanrının ‘Yaratılsın Emri’ ile, kararlı halden kararsız hale geçti ve ‘Ezeli Patlama’ denen büyük bir patlama ile yoğunlaşmış bu enerji tüm boyutlarda astronomik bir hızla yayılmaya başladı. En hızlı hareket edenler en önde, daha yavaş hareket edenler arkada olmak üzere genişleme ‘Evrenin Nefes Alması’ başladı. Bu nedenle bugün evrenin kıyılarına yaklaşan cisimlerin (plazmayı ilk terk edenler) hızı ışık hızına yakındır. İlk milisaniyenin başlangıcında protonlar, elektronlar; ortalarına doğru hafif atomlar, özellikle hidrojen, daha sonra, sıcaklık biraz azalınca, daha ağır atomlar oluşmaya başladı. Bu durumda, madde olarak tanımlayabileceğimiz ilk madde hidrojen atomuydu. Patlamadan önce, kütle çekimi (= gravitasyon) sonsuz denecek kadar büyük olduğu için zaman ya yoktu ya da henüz başlamamıştı. Bugün kütle çekimi yüksek olan cüce yıldızlar*da, ışınımın, yani zamanın yavaşladığı deneysel olarak saptanmıştır. Patlamadan önce, evrenin boyutları ya yoktu ya da plazmanın boyutlarıyla sınırlıydı. Bugün mad*denin ulaşabildiği yerin evrenin sınırını oluşturduğu bilinmektedir. Ötesi ise gelecektir. İşte bu plazmanın dış sınırı geleceğe monte edilmişti; içi, yani geçmişi ise yoktu. Patlamadan belirli bir süre sonra hidrojen atomundan daha ağır atomlar, daha sonra moleküller ve maddeler oluştu. Bir zaman sonra da bu moleküller, aralarındaki çe*kimden dolayı yıldızlar ve galaksiler şeklinde düzenlenmeye başladı. Başlangıçtaki plazma, bir balon gibi büyümeye başlamıştı, kütle çekimi kuvveti belirli bir sınıra indiği için zaman ve mekan boyutu ortaya çıkmıştı. Patlamada meydana gelen yayımın dış yüzü gelecek zaman boyutuna, iç yüzü ise geçmiş zaman boyutuna monte edilmişti . Her iki boyut arasındaki bölge, yani balonun kalınlığı ise bugün algıladığımız evreni oluşturmuştu. İlk patlamadan meydana gelen ısı yayılımının evrenin her tarafını tekdüze olarak en azından 3 Kelvin derecesi ısıtacağı tahmin edilmiş ve daha sonra DICKE’in yaptığı gözlemlerde, gerçekte evrendeki bilinen her noktanın mutlak sıfır (yani —273.15 celcius derecesi> değil, en azından 3 Kelvin dere*cesi daha sıcak olduğu bulunmuştur. Galaksilerden gelen ışıkların kırmızıya kayması, evrenin h~l~ genişlediğini göstermektedir. Bu durumda evrendeki kütle yoğunluğu, buna bağlı olarak kütle çekim kuvveti (= gravitasyon> gittikçe azalmaktadır. EİNSTEIN’in çalışmalarında, ışığın gravitasyon alanları içinde düz gitmediği, gravitasyon çekim gücüne bağlı olarak kırıldığı saptanmıştır. Evrendeki tüm madde*lerin oluşturduğu gravitasyonun ortak bileşkesi, ışığa belirli bir kırılma indisi verir. Bu da çapı yaklaşık 13 – 20 milyar ışık yılı olan bir çemberin meydana getirdiği eğridir. Öyle ki, bulunduğumuz yerden, kuvveti azalmayan bir ışık demeti gönderdiğimizde NEWTON fiziğine göre düz gitmesi gereken ışık, özünde sonsuz olarak düz gitmez, evrendeki maddelerin oluşturduğu ortak gravitasyon alanı içinde belirli bir indiyle kıv*rılarak bir zaman sonra çıktığı yere döner. Bu süre bu an için, bu madde yoğunlu*ğunda (HUBBLE’ın gözlemlerinde 10—29 x 1 gr. olduğu bulunmuştur), çapı 13 – 20, en fazla 35; çevresi en fazla 210 milyar ışık yılı olan bir çemberdir (yani ışık yılıdır). EINSTEİN’e göre her an yapısı ve etkisi değişen bu gravitasyon alanı, sadece ışığı değil, zaman boyutunu da kırarak, büyüklüğü sınırlı; fakat sınırları belirsiz (z sınırsız) olan bir evren oluşturur. Bu yapının dışını ve içini düşünmek hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bu yayılma birçok astrofizikçiye göre sonsuz olamaz; maddeler arasındaki çekim, bu hızı bir noktada frenleyecektir ‘Tepe Noktası’. Bu noktada evren ya tamamen dengeli bir sistem haline geçecek, dolayısıyla tüm hareketler ve enerji alış verişleri, enerjiden yararlanma duracak; ısı, tek düze olarak her yerde aynı değerde yayılmış olacaktır. Evren bir ölüm sessizliğine gömülecektir. Ya da cisimler arasında*ki çekim sürecek, tepe noktasından itibaren maddeler büyük bir hızla tekrar geriye, merkeze doğru akmaya başlayacaktır ‘Evrenin Nefes Vermesi’. Genişlemesi gibi milyarlarca yıl süren büzülmesi, sonunda birçok din kitabında ‘Kıyamet’ diye nite*lendirilen, kozmik bir yıkılımı ortaya çıkaracaktır. Merkeze yaklaştıkça hızları artan galaksiler, büyük bir patlamayla tekrar birleşecek ve belki de başlangıçtaki plazmayı yeniden oluşturacaktır (Şekil 9.4>. Düşünülebilecek her şey, galaksiler, onların için*deki yıldızlar, gezegenler, canlı ve cansız varlıklar, evrenin doğal gelişimi içerisinde dallanmış her düzeydeki kültür bu patlama ile yok olacak, belki de ileride oluşabilecek yeni bir evrenin ham maddesini oluşturacaktır. Bizim başka bir evrenin enkazı üzerinde kurulup, kurulmadığımıza ilişkin herhangi bir bilgi yoktur Yalnız uçtaki hızların hesaplanmasıyla, bu genişlemenin en azından 80 milyar yıl devam edebileceği varsayılmaktadır. Evrenin bir patlamayla oluştuğunu savunan bu kurama ‘Big – Bang Kuramı’, daha sonra büzülebileceğini ve tekrar genişleyebileceğini varsayan kurama da ‘Pulsiyon ya da Nabız Kuramı’ denir.
ORGANİK EVRİM
Bu konu üzerinde şimdiye kadar birçok görüş ileriye sürülmüştür. Birçoğu metafiziğe ve meta biyolojiye, bir kısmi ise pozitif bilimlerin bulgularına dayandırılmıştır. Özellikle mistik düşüncede, canlılığın oluşumu, birçok ön kabule dayandırıldığın*dan ve olaylar metafizik ve meta biyoloji ile açıklanılmaya çalışıldığından, bu konuda*ki yorumların çoğu, teoloji (= dini bilimler) ve felsefe ilminin kapsamı içerisine girmiştir.
CANLILIĞIN OLUŞUMUNA İLİŞKİN GÖRÜŞLER
Bu bölümün içerisindeki açıklamalar ve yorumlar, fizik, kimya, biyoloji ve diğer bilim dallarından elde edilen bulgulara dayandırılmıştır. Doğal olarak milyarlarca yıl önce canlılığın nasıl ortaya çıktığı o günkü koşullar ayrıntılı olarak bilinmediğinden, tam olarak kanıtlanamamaktadır. Bu nedenle, pozitif yöntemler ve bulgular ile açık*lamalarını yapan görüşlerde de farklılıklar vardır. Burada önemli olan bazı görüşlere kısaca yer verip, bilimsel düşünceye en yakın olanını daha ayrıntılı olarak açıklamaya çalışacağız. Özellikle açıklamalar yapılırken, mutasyon kuramından, doğal seçilimden ve populasyon dinamiğinden geniş ölçüde yararlanılacaktır. Varsayımlara geç*meden önce, canlılığın, bir defa mı, yoksa birkaç defa mı, yaratıldığına ilişkin görüş*leri inceleyelim.
Monofiletik Köken: Tüm canlıların hücrelerden oluşması, birçoğunun mayozla ya da mitozla çoğalması, mitozla gelişmesi, benzer çekirdek asitlerine ve benzer karmaşık moleküllere sahip olması, tüm canlıların ortak bir kökenden geldiği*ni gösterebilir. Bununla beraber, ayrıntılı araştırmalar, hücre düzeyinde büyük farkla*rın olduğunu da göstermiştir. Öyle ki, bugün hücre enerjisini sağlayan 4 – 5 sistem bilinmektedir. Bitki ve hayvan hücrelerinde iğ ipliklerinin farkı, onların ortak köken*den geldiğine ilişkin kuşkular yaratmaktadır.
Polifiletik Köken: Bu görüşte canlılığın birçok defada yaratıldığı savunulur. Bazılarına göre, canlılık, belirli bir jeolojik zamana kadar sürekli olarak oluşturulmuş*tur; daha sonra koşullar nedeniyle bu yetenek yitirilmiştir. Bazılarına göre de canlılık sürekli olarak yaratılmaktadır. Bu sonuncu görüş PASTEUR’un ve REDİ’nin deneyleriy*le çürütülmüştür. Bazı canlı gruplarının arasındaki önemli işlevsel farklılıklar, farklı yaratılışlarına dayandırılmak suretiyle açıklanmaya çalışılmaktadır. Şimdi, yaratılış konusundaki görüşleri inceleyelim.
Canlığın Tanrı Tarafından Doğrudan Yaratılışı
Genel olarak tüm dinlerde, insanın, bugünkü haliyle Tanrı tarafından yaratıldığına ilişkin bilgiler vardır. Diğer canlıların yaratılışı konusunda açık bir bilgi olmama*sına karşın, bunların da bugünkü haliyle ya da bazı inançlarda daha ilkel olarak yaratıldığına ilişkin görüşler vardır. Özünde, bugünkü büyük dinler ortaya çıkmadan önce, Mezopotamya kültürlerinde, bugünkü büyük dinlerin yaratılış konusundaki ifadeleri kısmen mitolojik olarak işlenmiş, bir kısmı yazıtlara aktarılmıştır. Özellikle ilk defa çamurdan Adem’in, daha sonra onun kaburga kemiğinden Havva’nın yaratıl*mış olması, keza bir tufan olayının yaşanması, Ortadoğu’dan köken alan tüm büyük dinlerde ortak bir inançtır. Bugün, inançlarına çok sıkı bağlı toplumlar, insanın evri*mini tamamen reddetmekte, diğer canlıların evrimini, yeni gelişmeler karşısında zorunlu olarak benimsemektedir.
Canlılığın Uydular Arası veya Yıldızlar Arası Taşınımı
Canlılığın, gelişmiş halde ya da ilkel bir yapı halinde diğer bir gök cisminden geldiğini savunan görüşlerdir. Bu taşınımın yine gelişmiş bir canlı tarafından uzay araçlarıyla ya da pasif olarak yapıldığını ileri süren birçok varsayım, günümüzde kurgu – bilim olarak tartışılmaktadır. Bu varsayımlar benimsense dahi, canlılığın, diğer gök cisimlerinde nasıl oluştuğunu açıklayamadıkları için evrimsel olarak fazla önemleri yoktur. Ozon perdesinin üstünde, güneşten gelen kısa dalgalı ışınların, canlılar üzerinde ne denli öldürücü etki yaptığını daha önce gördük. Bu durumda yıldızlar arasında, dolayısıyla güneş sistemi içerisindeki bölgede, canlıların çıplak olarak yaşamlarını sürdürmeleri ilke olarak olanaksız görülmektedir. Bununla beraber son zamanlarda, atmosferin üst tabakalarında (50 km. kadar yüksekte) yeryüzünden, hava akımları ve uzaya kaçan gazlarla birlikte sürüklenen değişik mikroorganizma türlerine, durgun evreye girmiş halde, rastlanmıştır. Bu mikroorganizmaların, güneşten gelen fotonla*rın itici etkisi altında, bizim dışımızdaki uydulara (Mars’a iki haftada ulaşabilir), hatta diğer yıldız sistemlerine ulaşma olasılığı düşünülebilir. Bu yolda karşılaşılan en büyük tehlike, kısa dalgalı ışınların yıkıcı etkisidir. Uzaydaki yaklaşık — 150 C0’lik sıcaklığa, yine bir çeşit durgun evreye girerek dayanabilirler. Dünyada –273o C’ye uzun süre dayanabilen bazı birhücreliler, hatta bazı ilkel çok hücreliler bilinmektedir.
Kendi Kendine Oluşum (= Abiyogenez)
Eski çağlarda, birçok canlının, kendiliğinden, doğadaki bazı cansız materyallerden ve canlı artıklarından meydana geldiği düşünülmüştür. Hatta kurumuş bir havuzda, yağmurdan sonra birçok canlının ortaya çıkması, ve kokuşmuş etlerden kurtçukların oluşumu bu nedene dayandırılmıştı. FRANCESCO REDI, eti dışarıdan her*hangi bir tohum girmeyecek şekilde yalıtınca, bundan 200 yıl sonra PASTEUR, sütü sterilize edince, kendiliğinden oluşumun olamayacağı kanıtlanmış oldu. Hatta virüslerin dahi, kendilerinden önce var olan bir virüsten meydana geldikleri kesinlikte saptanmıştır. Yalnız milyarlarca yıl önce, koşulların oldukça farklı olduğu bir ortamda, cansız, inorganik kökenli maddelerden, canlıların mayasını meydana getirecek moleküllerin sentezlenmesi büyük bir olasılıktır.
Moleküler Yaratılış (= Biyogenez)
Canlıların kökeninin inorganik maddeler olduğu ve koşulların uygun olduğu bir devirde cansız maddelerden, moleküler düzeyde canlı maddeler oluştuğu birçok yönüyle kanıtlanmıştır denebilir. Sırasıyla PFLÜGER, HALDANA, BEUTER ve özellikle ‘Yaşamın Kökeni’ adlı eseriyle (1930) Rus biyokimyacısı OPARİN, bu yaklaşımın öncüleri olmuşlardır. OPARİN, moleküller arasında bilinen bazı kuvvetlerin, özellikle sıvı kristal meydana getirme eğiliminde olanların, karmaşık molekülleri, herhangi bir canlı olmadan meydana getirebileceğini savunmuştur. OPARIN’e göre doğal seçme canlılık oluşmadan önce, molekü*ler düzeyde başlamıştır. Yan yana gelen uygun moleküller birbirlerini tamamlayarak, canlılık için ilk yapıları meydana getirirken,yeni bazı maddeleri bünyesine katabilenler ve iç düzenleme yeteneğine sahip olanlar başat tipleri ortaya çıkarmıştır. Bütün sorun, canlı olmadan, canlılar için yapıtaşı olan polimerlerin, özellikle proteinlerin (proteinoitlerin), çekirdek asitlerinin, keza yağ, şeker vs. gibi diğer mad*delerin, o devirde yanardağ patlamalarıyla atmosferde bol bulunan metan, amon*yak, su, karbondioksit, azot, fosfor ve kükürtlü bileşiklerden nasıl meydana geldiğini açıklayabilmektir. Üç milyar yıl önce (Prekambriyum’da) oluşmuş Güney Afrika’daki bazı kayaçlarda 22 aminoasidin varlığı saptanmıştır. Anorganik maddelerden hangi tip tepkimelerle, hangi organik maddelerin mey*dana geldiği belirli ölçüler içerisinde bilinmektedir. Karbon atomu, yer kabuğunda bulunan metalik karbitlerle temsil edilmektedir. Su ile temasa gelen bu karbitler asetileni yapar. Asetilen, bu devirde yoğun olarak bulunan kısa dalgalı ışınların etkisiyle polimerizasyona uğrayarak organik bileşikleri oluşturabilir. Nobel Ödülü almış olan MELVİN CALVİN (Kaliforniya) 1950 yılında, o devirde bulunan karışımları elektron hız*landırıcı aygıtın ışınlarına tutarak ilk olarak formik asit ve formaldehit, daha fazla ışın*landırma ile oksalik asit ve asetik asit, daha sonra asetik asitten, dört karbonlu süksi*nik asit, sonuçta da aminoasit elde etmiştir. Fakat doğada elektron hızlandırıcı olmadığı için, sonuç, birçok çevrede kuşkuyla karşılanmıştır. Bu konuda kuşku duyulamayacak ve herkesçe kabul edilebilecek ilk denemeler, 1953 yılında, bir kimya öğrencisi olan STANLEY MILLER (Şikago) tarafından ger*çekleştirildi. MILLER ham madde olarak o devirde 1km atmosferde ve 1km okyanuslar*da bol bulunduğu varsayılan karışımları, enerji kaynağı olarak da, yine dünya yüzüne tüm etkinliğiyle ulaştığı varsayılan morötesi ışınları (= UV) ve yıldırımlara denk olan, elektrik deşarjlarını kullandı. Morötesi ışınlarla balon içerisinde 24 saat bombardı*man edilen bu karışımları inceleyen MİLLER, hayretle, ortamda, amonyak, metan, su buharı ve hidrojen gazından, canlıların yapısına katılan birçok bileşiğin yanı sıra en yaygın üç aminoasidin (glisin, asparajin ve alanin) oluştuğunu gördü. Özellikle oluşan alanin, bugün yaşayan canlıların bünyesinde çok bulunan a – alanin tipiydi. Böylece 20 aminoasitten, 3’ü çok kısa bir süre içerisinde elde edilmişti.
Canlılık oluşmadan önce, anorganik evrimde değindiğimiz gibi, bu tip karışımlar, enerji kaynağı olarak da morötesi ısınlar ve elektrik şarjları oldukça yoğun olarak bulunuyordu. Atmosferde serbest oksijen yoktu; olanlar da oksit halinde (özellikle su halinde) bağlanmıştı. Atmosfer taşıdığı maddelerden dolayı kuvvetli redükleyici (yükseltgeyici) bir özellik kazanmıştı. Bugün de belki az miktarda organik madde, anorganik maddelerden, dünyaya ulaşabilen güneş ışınlarının etkisi altında sentez*lenmektedir. Fakat çok kısa bir süre içerisinde, serbest oksijenle oksitlenerek ya da bakteriler, mantarlar vs. tarafından tüketilerek, ortamdan kaldırılmakta ve birikmele*rine olanak kalmamaktadır. MİLLER’in denemelerini sağlamak için birçok araştırıcı aynı ya da benzer koşul*larda denemeler yapmaya başladı. Sonuç, benzer ya da aynıydı. Kullanılan karışımın ve enerji kaynağının çeşidine göre deney ortamında farklı şekerler, yağ asitleri, gliserol, aminoasitler, pürin, pirimidin gibi azotlu bazlar, hatta canlılar için enerjinin depolandığı molekul olan ATP (adenozintrifosfat>, bitkilerde fotosentezi sağlayan klorofılın ılkın maddesi porfirin (bu maddeye ve keza bazı basit organik bileşiklere uzayda da rastlanmıştır) sentez*lenmekteydi. Koşullar değiştirildikçe, çıkış maddelerinin çeşidi de değişiyordu. Öyle ki deney balonlarında 70’den fazla aminoasit çeşidi sentezlenmişti.
Yukarıda anlatılan şekilde, birçok ilkin organik molekül, atmosferde ve sularda sentezlenmiş ve sürekli olarak okyanuslara yığılmaya başlamıştı. Suyun buharlaşma*sıyla bu maddelerin yoğunluğu gittikçe artmış ve dolayısıyla birbirlerine değme şansları artmıştı. Öyle ki, farklı yapıdaki moleküllerden oluşmuş bir çorba ortaya çıkmıştı. Değişik enerji kaynaklarının etkisiyle, bu 1km moleküllerin bazıları arasında tepkimeler ortaya çıkarak, daha karmaşık moleküller oluşmuştu. Oluşan bu makro moleküllerin arasında, aminoasitlerin birleşmesiyle protenoyit dediğimiz bir çeşit proteinlerin (yalnız canlılar tarafından, genlerin denetimi altında oluşanlara protein denir), purin, pirimidin, riboz, deoksiriboz ve fosforik asitlerin birleşmesiyle de RNA ve DNA segmentlerinin meydana gelmesi büyük bir olasılıktır. Bu iki makro molekül canlıların temel iki maddesini oluşturur.
FOX, kuru aminoasitleri erime noktalarına kadar ısıtmak suretiyle, proteine benzer zincirlerin meydana gelebileceğini göstermiştir. Meydana gelen bu ilk karma*şık moleküller, bugünkü karmaşık moleküllere göre daha küçük ve çok daha basit yapıda olabilir. Daha sonra başlayacak organik evrim süreci içerisinde, canlılık, orga*nizasyon olarak gelişirken, moleküllerin karmaşıklığında da yeni katılmalar ile anma*lar olmuştur. Özellikle çekirdek asitlerini oluşturan bazların (adenin, timin, sitozin, guanin ve urasil) taşıdığı hidrojen bağlarının ve zayıf bağların biyolojik bilginin iletil*mesinde nedenli önemli olduğu 8. Bölümde ayrıntısıyla incelenmiştir. Tüm bunların ışığı altında, canlılığın özel bir kuvvete gerek göstermediği, özel bir yapısı ve özel kimyasal bağları olmadığı; bugün bizim tekrar yapay olarak yapmayı başaramadığımız kimyasal bir dizilimin sonucu ortaya çıktığı anlaşılabilir.
İlk Atmosferin Oluşacak Canlılığın Yapısını Belirleyici Özelliği
Canlılığın sihirli maddesi olarak tanımlanmış olan proteinler 100 ile 30.000 kadar aminoasitten (20 aminoasidin değişik kombinasyonlarıyla) meydana gelmiştir. Yukarıdaki deneylerden de gördüğümüz gibi 70 çeşit aminoasiti deney balonunda sentezlemek mümkün olmuştur. Halbuki tüm canlılar kural olarak yalnız 20 çeşit aminoasit taşır ve aralarındaki farklar bu aminoasitlerin değişik kombinasyonlarıyla ortaya çıkar.
Bugün kimyada belirli kimyasal tepkimelerin ancak belirli koşullarda yapıldığı bilinmektedir. İşte dünyanın ilkel atmosferinden, özellikle % 01’lik serbest oksijenin oluşturduğu ozon perdesinden süzülen kısa dalgalı ışınlar ve o devirde bol miktarda ortaya çıkan elektrik deşarjları belirli maddelerin karışımından oluşmuş ortamlarda ancak belirli moleküllerin sentezlenmesini katalizleyebilmiştir. Bu nedenle, o devirde 70 çeşit aminoasit değil, ancak 20 küsür aminoasit sentezlenebilmiştir. Böylece, bugünkü canlıların yapısına ancak o devirde sentezlenebilen maddeler katılmıştır. Diğer bileşiklerin oluşması ya olanaksız olduğu için ya oluşsa dahi o devirdeki cevre koşullarına dayanamadığı ya da daha sonra ortaya çıkan canlı moleküllerle yarışmada yenik düştüğü ya da onlar kadar başarılı olamadığı için yok olmuştur ‘Kimyasal Evrim’.
İşte bugün ancak belirli renkleri algılayabilmemiz, o devirde ozon tabakasından süzülebilen ışınları algılayan maddelerin birikmesinden dolayıdır. Örneğin radyo dalgaları bizim duyu organlarımız tarafından algılanmaz; çünkü ilk moleküller oluşurken radyo dalgalar, (bir bant, hariç) ozon tabakasından geçememiştir. Dolayısıyla bu dalgalarla karşılaşmayan canlılarda, o dalgalar, algılayabilecek duyu organları gelişememiştir. Keza ses alma, ses çıkarma, sıcaklığı algılama vs. gibi organlar da atmosferin bileşimine göre işlev gören organlardır. Buradan çıkarılan sonuç ‘Dünyadaki canlılar ilkin atmosferin saptadığı ve izin verdiği ölçüler içerisinde algılayabilir ve işlev görebilir. Evrende, diğer koşullarda oluşabilecek canlılar, bizim algılayamadığımız fiziksel ve kimyasal etkenleri algılayabilir. Örneğin bir radyo dalgasını bizim hiçbir zaman tanımlayamayacağımız bir renk tonunda görebilir. Özünde, duran bir cisim dokunma organlarımızla ve gözümüzle şekil, aynı cismin saniyede 20 – 40.000 defa titreşmesi, kulaklarımızla ilk olarak bas, daha sonra tiz ses olarak algılanır. Burada algılama, deriden ve gözden kulağa geçmiştir. bir atomun ya da molekülün belirli bir salınımı (saniyede 40.000 – 380.000) yine deri- de, bu sefer sıcaklık olarak (derideki başka bir algılama organı ile), daha fazla titre*şimleri kırmızıdan başlayarak mora kadar giden renkler olarak algılanır. Morötesi ve daha sonraki dalgalar algılanamaz. Günkü 1km ozon perdesinden geçememişlerdir. 0 halde biz doğayı ve gerçekleri ancak 1 km atmosferin izin verdiği ölçüler içerisinde tam olarak algılayabilir ve değerlendirebiliriz. Gerçek yapıyı düşünebilme ancak, beş duyunun dışında düşünebilmeyi öğrenmeyle gerçekleşebilir. Bu da, insanlık tarihinin başından beri deneysel olarak düşünebilen ve deneysel olarak düşünmesi öğretilen insanlar için çok zordur. Beş duyunun dışında düşüne bilmeyi öğretecek yeni bir yöntemin geliştirilmesi gelecekte kaçınılmaz olabilir.
Canlılığın Oluşumunda Enzimlerin Önemi
Enzimler, karmaşık moleküllerin yapısını bozmayacak fiziksel ve kimyasal koşullarda, kimyasal tepkimeleri mümkün kılan ve tepkimelerin hızını artıran moleküllerdir. Enzimler proteinlerden yapılmıştır. Birincil, dolayısıyla ikincil ve üçüncül yapıların, aminoasitlerin dizilimi sağlar. Dolayısıyla bir enzimin yapısı, rasgele aminoasid dizilimi değildir. Aminoasitlerin bu özel dizilimi enzimlerin belirli yerlerinde aktif merkezlerin oluşmasına neden olur. Dolayısıyla farklı dizilimler farklı kimyasal bağlara etki eder. Canlıların bünyesindeki hemen tüm tepkimeler kendilerine özgü enzimlerle gerçekleşebilir. Fakat enzimlerin evrensel olduğunu da unutmamak gerekir. Aktif merkezlerinin haricinde kalan kısım*larında, enzimin üçüncül yapısını bozmayacak aminoasit değişiklikleri enzimin aktifliğini bozmaz. Bir enzim ortalama 1000 aminoasitten meydana gelmiştir. 100 aminoasitten Meydana gelmiş bir enzimin 20 aminoasitle verdiği kombinasyon 20100’dür. Tüm evrendeki atom sayısının 1080, evrenin oluşumundan bugüne kadar geçen saniyele*rin sayısının 1016 olduğu düşünülürse, belirli bir dizilime sahip enzimin ortaya çıkma  şansının ne kadar düşük olduğu anlaşılabilir. Bu durumda enzimler nasıl ortaya çıkmıştır? DNA, enzim sentezlenmelerini yönetir. Fakat belirli enzimler de DNA’nın sen*tezlenmesini katalizler. Çünkü oldukça büyük bir molekül olan DNA kendi başına sentezlenemez. Belki başlangıçta, kil partikülleri enzimlerin bu ödevini üzerlerine ala*rak, o devirde kısmen kısa olan DNA segmentlerinin sentezlenmesini sağlamış ya da bu görevi bir rastlantı sonucu anorganik olarak oluşmuş bir protenoyit molekül yürütmüş; daha sonra da DNA, enzimlerin sentezlenmesini dikte ettirmiştir. İşte DNA segmenti (bir gen uzunluğunda olabilir> ile enzim molekülünün yan yana oldu*ğu bu ilk olay canlılık mayasının temelidir. Buna ‘Bir Gen Bir Enzim’ ya da ‘Yaşam’ denir. Canlılar ile cansızlar arasındaki sınır bu aşamadadır. Her iki molekülün anorganik olarak oluşması ve bir rastlantı sonucu bir araya gelmesi mümkündür. Çünkü her ne kadar belirli bir enzimin oluşması çok küçük bir şansı gerektiriyorsa da (20100 düşünün!), enzimlerin belirli yerlerindeki aminoasitlerin değişmesinin enzimle*rin işlevlerinde fazla bir etki yapmayacağı, ayrıca DNA segmentinin başlangıçta belki çok özel bir nukleotit dizilimini gerektirmeyeceği ve o devirde dünya denizlerinin çok yoğun olarak değişik molekülleri içerdiği düşünülürse, bu olasılığın çok az olmadığı görülecektir. Ayrıca bugünkü dizilimden tamamen farklı olan birçok molekülün yan yana gelip canlılık özelliği gösterdiği; fakat bugünkü dizilime sahip olanlar karşısında, o günkü koşullar altında yarışamadıkları için, tamamen ortadan kalktıkları varsayıla*bilir. Bu varsayım doğru ise, canlılık denen olay, sadece belirli bir molekül dizilimiyle sınırlanmış bir yapı değildir; çok çeşitli seçeneğin arasından uygun olanının (çevrede yığılmış materyali en iyi şekilde bünyesine katabilen ve çevre koşullarından yıkılmadan kalabilen) seçilerek dallandırılmış şeklidir. Diğer tüm seçenekler ya da dizilimler (onların her biri başka koşullarda tamamen başka işleyişte ve yapıda olan canlıları meydana getirecekti> bir daha oluşmamak üzere (çünkü morötesi ışınların dünyaya ulaşması önlenmiş, ozon perdesi oluşmuş ve daha sonra ham materyali oksitleyen serbest oksijen ortaya çıkmıştır) ortadan kalkmıştır. Bundan sonraki aşamada, ortamda bulunan serbest genlerin (belki de enzimlerin!) birleşerek daha karmaşık yapı kazanmaları ve bu karmaşık durumlarıyla kendile*rini eşlemeleri. daha gelişmiş canlıların ortaya çıkmasının ilk adımını oluşturur. Burada, birbirinden bağımsız olarak canlılık özelliği kazanmış farklı DNA segmentlerinin bir araya gelmesi de mümkündür (Politipik = Çok köklü köken).

Yorum Bırak...