Ziya Gökalp – Kimdir?, Hayatı, Yaşamı

ZİYA GÖKALP

Fikir ve sanat adamı, şair. 1876 yılında Diyarbakır’da doğdu, 1924 yılında İstanbul’da öldü. Baytar Okulu’nun son sınıfındayken gizli cemiyet kurmaktan tutuklandı. 9 ay hapis yattıktan sonra Diyarbakır’a sürüldü, İkinci Meşrutiyet ilân edilince İttihat ve Terakki Partisi’nin orada şubesini açtı. Sonra Selânik’e geldi, Genç Kalemler dergisine yazılar yazdı, Meşrutiyetten sonra partinin genel merkez kurulu üyesi oldu. 1924’te TBMM’ne girdi. Aynı yıl vefat etti. Büyük bir Türkçü idi.

Ziya Gökalp, çağdaş Türk düşünce tarihinin en büyük düşünürlerindendir. Türkçülük akımının felsefesini yapmış, Türkiye’de millî edebiyatın gelişmesini sağlamış bir sosyolog ve mürşittir.

Tarihin çeşitli medeniyet eserlerini kucağında taşıyan Diyarbakır’da doğdu. Bu şehir, kütüphaneleri, medreseleri ile Anadolu’nun en eski kültür merkezidir. 1876 yılının 23 Mart günü, Ziya Gökalp’in babası vilâyet Evrak Müdürü Tevfik Efendi, evinin selâmlığında oturmuş, eşinin doğum haberini beklerken Çolu Hoca adında bir ziyaretçi geliyor :

“Bu saatte bir oğlunuz olacak, adını Mehmet Ziya koyunuz…” diyor.

Gerçekten, bir süre sonra Tevfik Efendinin bir oğlu dünyaya geliyor, adını Mehmet Ziya koyuyorlar. Ana ve baba, çocuğun yetişmesi için büyük özen gösteriyor. Küçük Ziya, daha yedi sekiz yaşlarında Şah İsmail’leri, Aşık Kerem’leri okuyor. On dört yaşına gelince Ziya Paşaların, Namık Kemallerin eserlerinden zevk almağa başlıyor. Babası Tevfik Efendi ileri görüşlü bir insandır. Ziya’ya okuma zevkini aşılıyor, onu yüce ülkülerle besliyor. Namık Kemal’in öldüğü gün oğluna:

“Bugün büyük bir matem günüdür, çünkü milletin en büyük adamı Namık Kemal öldü. Sen de onun yolundan gideceksin, onun gibi vatansever, hürriyet sever olacaksın”, diyor. Psikolojik bir anlayışla yapılmış olan bu telkin, Ziya için bir baba vasiyeti olmuş, ona yön vermiştir.

Ziya Rüştiye Mektebinde okurken babası ölüyor. Onun yerini amcası Hasib Efendi alıyor. Hasib Efendi, İslâm felsefesini iyi bilen, aydın bir insandır. Ziya’ya, İbni Sina, İbni Rüşd, İmam Gazzali gibi büyük İslâm filozoflarını tanıtıyor. Arapça’yı, Farsça’yı ve bilimsel araştırma metotlarını öğretiyor.

Daha sonra ölmüş olan amcasının vasiyetine uyarak kızı ile evlenmiştir.

Ziya, 1890’a doğru İdadi Mektebine giriyor. Kelâm, fizik ve biyoloji okuyor. Birbirine zıt bu iki akım, kafasında hakikat şimşekleri yerine derin bir şüphecilik doğurmuştur.

“İnsan” denen ve kalbin biricik pınarı olan faziletli varlığın âciz, hürriyetsiz, iradesiz, “madde”den yapılmış bir makine olmasını aklı almıyor. Bin bir tehlike ile tehdit edilen, fakat bunun farkında olmayan Türk milletinin istibdattan nasıl kurtulabileceğini düşünüyor. Bunun için bir mucize gerekmektedir. Bir ümit felsefesi arıyor. O günkü Türk toplumunun problemlerini ele almayan tasavvuf ve kelâm bilimleri ona bu felsefeyi vermekte yetersiz kalıyor.

O, zihnindeki ülkülerine ulaşmak kararındadır. Amcasına haber vermeden gizlice İstanbul’a gidiyor. O zamanın parasız okullarından biri olan Baytar Mektebine yazılıyor. Bu arada tıbbiyelilerin kurmuş olduğu gizli cemiyete girmeyi de ihmal etmiyor. Yol harçlığı olarak kendisine gönderilen paraları, yardım olarak gizli cemiyetlere veriyor. Bazen kendisi günlerce parasız kalıyor. Baytar Mektebinin son sınıfında iken, istibdat aleyhindeki gizli hareketlere katıldığı için tevkif ediliyor. 1900 yılında Taşkışla’da dokuz ay hapsedildikten sonra, Diyarbakır’a sürgüne gönderiliyor.

Ziya Gökalp daima sade bir hayat sürüyor. Meşrutiyetin ilânına kadar gelip geçici birkaç memurluktan başka bir işle meşgul değildir. Amcasının bıraktığı servetin büyük bir kısmını Diyarbakır’a sürülmüş olan hürriyet mücahitleri için harcamış, mallarının yarısından fazlasını ve kıymetli eşyalarını da satmıştır. Parayı sevmiyor. Durup dinlenmeden okuyor, yazıyor, düşünüyor; kendi düşünce dünyasında yaşıyor.

1908 yılında Meşrutiyet ilân edilince, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır şubesini açıyor. Bir süre sonra, bu cemiyetin Selânik’te toplanan 1910 yılındaki kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılmış, Merkez-i Umumî üyeliğine seçilmiştir. İttihat ve Terakki mektebinde sosyoloji okutuyor.

Ali Canip’le Ömer Seyfettin’in çıkardıkları Genç Kalemler dergisine yazı yazmaya başlıyor. Yazılarında kullandığı takma adlardan biri de Gökalp’tir.

Ziya Gökalp, otuz beş yaşında bir genç düşünür iken, basını ve aydınları etrafına toplayan bir kutup haline gelmiştir. Dış görünüşü ile çok şey vaat etmez. Münzevî ruhlu, çekingen ve alçakgönüllüdür. Çünkü o, tombul, ablakça yüzlü, düşük bıyıklı, badem gözlü bir adamdı. Uygur minyatürlerine benzerdi.

Fakat konuşmaya başlayınca hemen fark edilirdi ki o, ince zekâsı, derin ilmi ve olağanüstü ikna kabiliyeti ile bir fikir ve mücadele kuvveti, bir mürşittir. Konuşması yavaş ve sakindi. Düşüne düşüne söyler, ama karşısındakileri mutlaka etkisi altına alırdı. Çünkü her söylediği söz, akıl ve mantığa olduğu kadar bilimsel gerçeklere de uygun görünürdü. Verdiği dersler, herkese açık olur, büyük bir ilgiyle takip edilirdi.

Genç Kalemler Dergisinde dil, felsefe ve sosyolojiye ait makaleler yazıyor. Bu derginin ele aldığı Türk dilinin sadeleşmesi davasını bilimsel olarak inceliyor. Bu dava daha önce Tanzimat yazarlarınca da ileri sürülmüş, ama söz ve dilek halinde kalmış, pek dar ölçüde uygulanmış, yazı dili ile konuşma dili birleştirilememiştir.

Ziya Gökalp, sade dil akımını savunurken, İslâm kültürü arasında gitgide benliğini kaybeden Türklüğü kurtarmak istiyordu.

Ona göre sade dil, ilmî ve millî bir zarurettir. Osmanlıca ile Türklük kaybolmuştur. Çünkü dil, milliyetçiliğin temelidir. Hukuk, ahlâk, güzel duygular gibi bütün değerler dille anlatılır. Millî kültürün yayılması, dilin sadeleşmesi ile gerçekleşir.

Vatan manzumesinde, vatanı dille ne güzel uzlaştırır:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar namazdaki manasını duanın.
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,
Ey Türk eli, işte senin orasıdır vatanın.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın.
Dilin sadeleşmesi prensiplerini de etraflıca ele alıyordu. Türkçe yaşayan dildi. Karşılığı bulunan Arapça, Farsça kelimeleri, tamlamaları ve bu dillerin dilbilgisi kurallarını Türkçe’den atmak gerekirdi.

Arapça’ya meyletme,
İran’a da hiç gitme
Tecvidi halktan öğren,
Fasihlerden işitme.
Başka Türk lehçelerinden kelime almamak, kökü Türkçe de olsa ölü kelimeleri Türkçe’ye sokmamak lâzımdı.

Türkçeleşmiş Türkçe’dir,
Eski köke tapmayız.
Ziya Gökalp’e göre ölü kelimeleri dile sokmak, dilin tabiî gelişimine ve kendi öz kurallarına aykırıdır. Türk halkının bildiği her kelime millidir. Bu fikirler Ömer Seyfettin, Falih Rıfkı Atay, Orhan Seyfi Orhan, Halit Fahri Ozansoy gibi yazarları ve şairleri aydınlatmış, Türkiye’de millî edebiyat akımının gelişmesine sebep olmuştur.

Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun çöktüğü devrin fikir anarşisi içinde gidilecek yolu gösteren bir düşünürdür. Türkcülüğün esaslarını, batının bilim anlayışı ile incelemiş bir sosyologtur. Yaşadığı devirde, Osmanlı Devleti idaresindeki Türk olmayan unsurlar millî benliklerini duyuyor, Türklerden ayrılmak istiyorlardı. Türkler ise Türkçülük, Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi üç cereyandan hangisini seçmek gerektiği hakkında millî bir şuura erememişlerdi.

Bu üç cereyanı ilk defa uzlaştıran mütefekkir Ziya Gökalp’tir.

Gökalp’e göre, Türkiye için en lüzumlu şey, millî şuurun uyanması ve asrın gidişine uyulması idi. Modern olmak, batının ilmini, tekniğini kabul etmek demektir. Hem doğu, hem batı ilmi diye iki ilim, iki anlayış olamaz. Darülfünun batı anlayışına göre düzenlenmelidir. Şer’iye mahkemeleri kalkmalıdır. Din, vicdan mevzuudur. Laik bir devlet teşkilâtına ihtiyaç vardır.

O, yıkılmış ve yaşatılması imkânsız ataerkil (pederşahi) aile yerine modern Türk ailesinin kurulmasını istiyor. Bunun sağlanması için eski Türk ailesini bilimsel olarak inceliyor. Ailenin hukuk, iktisat ve ahlâk bakımından teşekkülü için medenî kanunun ıslah edilmesini ileri sürüyordu. Modern aile, nikâh, boşanma, miras konularındaki düşünceleri, bugünkü Türk toplumunda kabul edilmiş esaslardır.

Gökalp’e göre, milliyetçilik fikrinin gelişmesi yalnız Osmanlı tarihini değil, Türk tarihini incelemekle gerçekleşebilirdi. Edebiyatın kaynağı batı değil, Türk folkloru, Türk milletinin hayatı olmalıdır. Millî şuuru uyandırmak için fikir Türkçülüğü lâzımdır. Çünkü medeniyet uluslararasıdır, müşterektir. Fakat hars (kültür) millîdir.

Milliyetçiliği, “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.” diye tarif ediyor; ekonomi, dil, din, hukuk, ahlâk ve aile bakımından Türkçülüğün izahını yapıyor. Ona göre milliyetçilik, ırkçılık değildir.

Şair olarak Ziya Gökalp, dili sade ve tabii, eğitici yanı güçlü eserler vermiştir. Halk masallarına eğilerek bunları duru bir uslupla herkesin ve bilhassa çocukların anlayacağı şekilde yeniden şiirleştirmiştir. Bir yandan:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ü1kedir: Turan
veya:
Atanın içtiği köpüklü kımız
Arpa suyu içme dedi bir Kırgız
derken Sevr paçavrasından, Mondros ve Lozan’dan sonra, o yolun çıkar yol olmadığını anlamış ve Türk Medeniyeti Taihi’ni yazmaya koyulmuştu.

Aynı zamanda o, Turan’ı, Osmanlı birliğini tamamlayan bir ülkü olarak anlıyor. Tarihî determinizmin ortaya çıkardığı bir teşekkül olarak kabul ediyor.

Türkçülüğün Esasları adlı eserinde: “Millet ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafi, ne de siyasî bir zümredir…”, “…bugünkü duruma göre Türkçülüğün üç mefkûresi olmalıdır. Bunların hakikate en yakın olanı Türkiyeciliktir…” diyor. İkinci mefkûrenin Oğuzculuk, üçüncü ve uzak mefkûrenin de Turancılık yani bütün Türklerin birleşmesi olduğunu düşünüyor.

Ziya Gökalp, memleketimizde modern sosyoloji ilminin kurucusu olarak tanınmış ve Fransız bilgini Emile Durkheim’in prensiplerini uygulamak ve öğretmekle şöhret yapmıştır. Bu, onun bilim tarafıdır.

Tarihe bakışı da bu bütünleyici görüşe uygundur. Türk tarihini Osman Bey’den değil, Milat öncesinden başlatan bu bütünleyici görüşte en önemli özellik, bütün Türk devletlerinin aynı dil ve aynı soydaki insanlar tarafından, aynı görenek ve geleneklerle yaşayan toplumlar tarafından kurulduğu, başka toplumları yönettiği, devlet unvanındaki değişmenin gerçekteki bütünlüğü etkilemeyeceği inancı yatar. Tek aksayan nokta, çağdaş gerçekçiliğe aykırı olarak, artık dil farkları, lehçe farklarını da aşan, töre ve yasaları iyice ayrılmış bu toplumları, tek bayrak altında toplayabilmek düşüncesidir. “Kızıl Elma”, “Yeni Turan” gibi panturanist ülküyü savunan şiirler, bu sebeple, bir sonuç vermemiş, daha doğrusu tek acı son, Enver Paşa’nın Türkistan, çöllerindeki bir ayaklanmaya katılarak öldürülmesi olmuştur.

Gökalp, Mondros mütarekesinden sonra Üçlü Anlaşma Devletlerinin İstanbul’u işgali üzerine İngilizler tarafından Malta’ya sürülüyor (1919-1921).

Malta’da sürgün iken Anadolu’nun elden gitmesi tehlikesini anlamış, realist bir Türkçü olarak, Çoban ile Bülbül’ü yazmıştı.

Çoban dedi: -Ülkeler hep gitse de,
Kopmaz benden Anadolu ülkesi.
Bülbül dedi: -Düşman haset etse de,
İstanbul’da şakıyacak Türk sesi.
Sürgün bitince tekrar Diyarbakır’a dönüyor.
Ünlü düşünür, 1923 yılında, Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Dairesi Reisliği’ne atanarak Ankara’ya gitmiştir.

Gökalp, 1924 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci seçim devresinde, Diyarbakır mebusu seçildi. Fakat, 48 yaşına rağmen, çok yorgun ve hastaydı. Mebusluk görevi pek az sürdü. Rahatsızlıkları arttı ve tedavi için İstanbul’a geldi. Fransız Hastanesi’ne yatırılan Ziya Gökalp, hekimlerin bütün gayretine rağmen, o yıl, yani 1924’te hayata gözlerini yumdu.

Çemberlitaş’ta, Sultan Mahmut Türbesi etrafındaki kabristanda toprağa verildi. Diyarbakır’da oturduğu ev ise, kendi adına bir müze haline getirildi. Şimdi bu müze Diyarbakır’ı ziyaret edenlerin mutlaka uğradıkları bir fikir ve kültür yuvasıdır.

Ziya Gökalp, bilimsel çalışmalarıyla memlekette az da olsa uyanık bir kuşağın yetişmesine ve kendisinden sonra üniversite eğitimini yürütmesine yol açmıştır. Yeni Mecmua, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdığı yazılar onun bir sisteme varma çabasını gösterir. Dilde, ekonomide, güzel sanatlarda, ahlâkta, siyaset ve felsefede Türkü ve Türkçeyi esas alarak kurtuluş yollarını gösterdi.

Ziya Gökalpin çalışmalarının etkisi, on yıl içinde büyük bir sadeleşmeye yönelen dilde görüldü. Sanatta ve edebiyatta görüldü: millî müzik, millî sanat akımları gelişti. Ömer Seyfettin, Halide Edip, Reşat Nuri gibi yazarlar, Yahya Kemal gibi şairler güçlerini onun Türkçülüğün Esasları adlı eserinden almışlardır.

Ziya Gökalp, bunlardan bilhassa Türk Medeniyet Tarihi’ne büyük önem veriyor ve bu eseri, mutlaka bitirmek istiyordu. Fakat tamamlayamadan aramızdan ayrıldı…

Onun yüksek ahlâkını Yakup Kadri Karaosmanoğlu şöyle anlatır:

“Bulutların ve şimşeklerin üstünde berrak sema ile arkadaş olan yüksek tepeler gibi her vakit insan ihtiraslarının üstünde sakin başı, merkez-i umumî azalığında bulunduğu zamanlarda bile bir an gün****k politika adını verdiğimiz sıtmalı dalgalanışların üzerine eğilmedi. Daima yüksek gördü, yüksek düşündü. Her şeyden önce yüksek bir insandı”.

Büyük mütefekkirin ölümü ile, Ruşen Eşref Ünaydın’ın dediği gibi: “Mabedimizin üstünde bir meşale söndü, fakat binlerce el o meşaleden kendi meşalesini yaktıktan sonra”!

Yorum Bırak...